#alıntı
Sabah erkendi, hava kurşun gibi ağır..
Telefon çaldı, ekrana bakmadım bile, açtım sadece.
“Ağam, Nihat Kozdağlı bugün hastaneden çıkıyormuş, ne yapalım?” dedi adamım.
Bir süre sustum.
O sessizlikte binlerce kırık cümle gezindi içimde.
“Geçmiş olsun dileklerimi iletin…Emanetim bizzat Fırat Ağa’ya iletilecek.” dedim.
Ve şimdi, sadece ben değilim o mezarın başında. Fırat da gelecek oraya, o da bakacak içine. Ve o da anlayacak;
Bir hayatı yutanın sadece ölüm olmadığını. İhanetmiş, suskunlukmuş, kibirmiş, aileymiş sanılan her şeyin aslında ne kadar çürük olduğunu… Yıllarca “kardeşim” dediği adamın, kendi geçmişini nasıl çaldığını. Meva’nın gözlerinden çırpınıp düşen her ışığın aslında kimlerin eliyle söndürüldüğünü..! Gönderdiğim Çelenk siyahtı, karanlığın rengi.
Üzerine tek kelime: “Unutmadım.”
Ama içine yerleştirilen o zarf..
Basit bir kâğıt parçası değil o.
Bir mezarın sesi, bir çığlığın kâğıda dökülmüş hali. Bir çocuğun, bir annenin, bir hayatın…
Kırılmış onurların, yutulmuş haykırışların tarihi.
İşte o, mezarın ağzına bırakılmış bir hakikatti.
sessiz bir bomba gibiydi.
Patlamayacaktı belki, ama parçalayacaktı Fırat’ın içini… yıllardır “doğru” bildiği her şeyi.