göğsüm sıkışıyor, alelade anlarda gözlerim doluveriyor, bacaklarım titriyor. ayakta durmaya mecalim kalmamış, ah kimsem yok ellerim tutunacak yer arıyor. boğazımda kocaman bir yumru; iyiyim diyorum, sesim biraz kısık çıkıyor. 'yalnızca biraz yorgunum.'
alt dudağımın titreyişini biri görecek, sessiz çığlıklarımı birileri duyacak diye ödüm kopuyor. benliğim, ne ara bu hâle geldiğini bir türlü anlayamıyor ve fakat öylesine uyum sağlamış ki sanki böyle doğmuş gibi davranıyor. iyi ve mutlu hissettiği o yegâne anları hatırlayabiliyor ancak zihni epey puslu; ne hissettiğini, o hislerin neye benzediğini bir türlü anımsayamıyor. çokça da utanıyor kendinden aslında. suçluyor, suçluyor.
aynaya her baktığımda koca bir boşluktan düşecek gibi oluyorum, tüm gün gözlerime bakan bu insanlar nasıl olur da ayakta kalabiliyor anlayamıyorum. çok mu güçlüler yoksa dargın ruhumu görmekten mi acizler, bilemiyorum.
tanrı şahit, bir gece yarısı öylesine sert düşüyorum ki o boşluktan, ne zamanı ne de zemini hissedebiliyor bitkin bedenim.
her yer karanlık, aynada da artık kimse yok zaten.
've şehrin şenliğine karşılık
susar servileriyle mezarlık.
susar ve hatırlar: -bu kırık
aynadaki hazin perişanlık
sizindir, siz gafil, siz bihaber
insanlar bilseydiniz ne bekler
bir gün açmak için bu çiçekler;
ölülerin sükûnu çiçekler'
mezarlık - cahit sıtkı tarancı