o gece odada yalnızdı. masanın üzerindeki lamba hâlâ yanıyordu ama ışığı artık sıcak değildi, solmuş gibiydi, tıpkı içindeki kelimeler gibi. defterin sayfalarına baktı; çizgiler arasında bir sürü yarım cümle, silinmiş kelime.
bir tanesini parmağıyla yokladı, “neden bittiğini” sormak ister gibi. ama cevap yoktu. sadece kalemin ucu, sessizliğin içine devrilmişti.
eskiye büyük bir özlem duyuyordu; o kalemini eline aldığı an fikirlerinin, duygularının, yaşanmışlıklarının zihninin unutulmuş raflarından çıkıp kendiliğinden eskimiş, saramış, pürüzlü sayfaları lekelediği zamanlara. kendisi şimdiye kadar hiç sözcükleri çağırma gereksinimi duymamıştı. masa başına oturduğu an yanı başında dikilirlerdi zira karabasan gibi. hatta bazen masa başına da oturmasına bile gerek kalmazdı. düşünebildiği, hissdedebildiği ve hatırlayabildiği sürece sözcükler hep onunlaydı. bazen öyle yanlış zamanlarda gelirlerdi ki işini gücünü bırakıp kaleminin kağıdının yanına koşak zorunda kalırdı. yanındaki varlıkları o kadar belirgindi ki başka insanların da onları görebilip göremediğini merak ederdi. şimdi ise onları çağırmak için avazı çıktığı kadar bağırıyor, türlü türlü şeyler deniyordu ama nafileydi. tamamen köreldiğini hissediyordu. sanki o günler hiç yaşanmamış da sadece anı olarak oluşmuşlardı zhninde, o kadar uzak hissediyordu o günlere. zira melankolizmi bile sözcüklerini çağırmaya yetmemişti. belki hata onundu. sözcüklerin ona ait olduğunu düşünmek baştan beri yanlıştı belki de. o, onların özgürlüğünü küçümsemiş, istediği zaman yanında olacaklarına dair bir sanrıya kapılmıştı. onlara iyi davranmazsa da bir daha gelmemek üzere sonsuzluğa karışacakları gerçeğini de hatrından silmişti.