Oldum olası yağmuru sevmek istedim. Onun sesini huzurla anmak, içimde sanki yağmurun sesi ile bir olup giden acıyı duyumsamamak, belki de duyumsamak ve gerçekten farkında olmak. Bilemiyorum, her zaman huzur ile birlikte söz edilen yağmurun aslında kaçışın sesini bastırdığını, bilemiyordum aslında sakladıklarımın gün yüzünde parlayacağını.
Yine aklıma o gelmişti, yağmurlu havaları sevdiğini söylerdi bana, aslında yağmuru sevmek onu sevmek gibiydi. Neden sevdiğimi bilmiyordum ama sevmeyi seviyordum işte, ya da öyle sanıyordum. Şebnem Ferah’ın dediği gibi takıntılı bir bağlantıydı benimki “Sen sev yağmurları, yağmurlar yağsın üzerime…” diye sayıklayacak kadar hem de. Belki de yağmuru sevmek onu sevmek değildi aslında. Yağmuru sevmek, kendime dokunamayıp başkalarına tutunmaya çalışmaktı. Üzerime yağan yağmurun sesinin sessiz sessiz içime işleyen soğuğa iyi geleceğini sanarak bekliyordum. Belki de içimde sessiz bir fırtına kopuyordu da ben hep başkalarının üstünde arıyordum onu. Yağmuru sevmek istiyordum. Herkesin överek bitiremediği, kendinden bir parça bulduğu, belki bir kitapta kaybolduğu, belki de mum ışığı eşliğinde oturduğu, izlediği, tadını çıkarttığı o yağmuru sevmeye çalışmakla geçmişti hayatım; yağmuru değil, kendimi sevmeyi öğrenemeden geçmiş zaman.