En sevdiğim sahnelerden birini bırakıyorum buraya. Eline emeğine sağlık Mira❤️
"Biz diye bir şey yok," dedim, içimde kanayan yarayı onun önüne serercesine. Gerçek her zaman en keskin hançerdi ve ben, bu hançeri saplamaktan çekinmiyordum.
Sesi, karanlığın içinde yitip giden bir fısıltı gibi kulağıma ulaştı. "Biz hep vardık." Çelikten duvarlarla çevrili kalbime, yıllar önce kapanmış bir kapının ardına sıkışan hislerime ulaşan bir sesti bu. Yutkunamadım. "Sen hep benimleydin," dedi ve sıcak avucu kolumdan çekilip saçlarıma karıştı.
Kalbim, kaburgalarımın arasına sıkışıp oradan kurtulmaya çalışırcasına çarptı. Bir zamanlar aynı şefkatle saçlarımı okşadığı günleri hatırladım. Küçüktüm. O ise biraz daha büyük. Öfkemi yatıştırmak için parmaklarıyla saçlarımı tararken, “Hadi, ağlama küçük pinokyo,” derdi. Şimdi de aynı dokunuş, aynı ses tonu ama daha farklı, daha büyümüş, daha kırılmış bir hâlimiz vardı.
Gözlerimi kapattım, nefesimi tuttum.
"Gözlerindeki nefret," dedi fısıltıyla, "kalbindeki yangını saklamaya yetmiyor." Başparmağının yanağıma dokunduğunu hissettim. Önce hafif bir baskı, sonra gözyaşımdan sıyrılıp süzülen sıcaklık… Yanağımı okşamadı, gözyaşımı silmedi, sadece parmağını orada tuttu. "Bana nefretle bakıyorsun ve bu benim canımı yakıyor," dediğinde gözlerimi açtım.
Sesim, sanki yıllardır boğazıma düğümlenmişti de şimdi çıkmaya zorlanıyormuş gibi kısıktı. "Senden nefret etmiyorum."
Gülümsedi. Hüzünlüydü. Kırık bir aynadan yansıyan silik bir mutluluk gibi…
Bu sefer parmağı burnuma dokundu, tam ucuna. Küçükken yaptığı gibi. "Küçük pinokyo," dedi, sesi geçmişi hatırlatacak kadar sıcak, anılar kadar soğuktu. Bütün duvarlarım yıkıldı. İçimde biriken gözyaşları sel olup yanaklarıma düştü. Hıçkırarak nefes aldım. "Yalan söyleme," dedi, parmağını hafifçe burnuma vurarak. "Burnun uzar."