niazkua

"isa'nın; güzel şey; umrumda değil ama. kanlı isa, kanı beş çeşmeden akan meryem'in oğlu, benden uzakta. hayatım kadar kanım da benim... kanımı yalatmak istemem..."
          	
          	ne söylediğini bilmiyor. dişlerini kenetlemiş; titremesi belli olmasın diye. aleko, yahut aleksandros vratsis, isa'nın kanını çevreleyenlerin gölgesinde büyümüş bir çocuk, böyle söylüyor. yalnızlıktan, teklikten korkmadan.

niazkua

kilisenin bir yan kapısı açıldı. ellerinde mumları, ikişer, üçer çıkmaya başladılar. alevi elleriyle koruyorlar. yalıburnu'da da öyleydi. ama hepsi tanıyordu bizi. hepsi bizi gösterip gülüşüyordu. içeridekilerin ikiyüz tanesi de temiz, biz günahkârdık. aleko'ya belki kızıyorlardı ama, haddini bildi, o yabancının yanında kaldı, kiliseyi kirletmedi diyenler de çıkmıştır sanırım...
Reply

niazkua

"sen vardın eskiden... o dört ay... gecesiyle, gündüzüyle yanından ayrılamadığım o dört aydan sonra, o noel gecesinden sonra, evden çıkarken beni bir daha görmeyeceğini söylediğinde, inanamamıştım. sonralarıysa, dedikodudan kaçtığını sandım. ankayamadıkları bir şey olunca, ağızları durmayan insanlardan korktuğunu, beni yalnız bıraktığını sandım..." 
          	  
          	  baktı gözlerimin içine. gülüyor, ben de gülmeliyim.
          	  "evet, böyle bir şeye inanmak, kolay geldi bana. bu gece anladım seni. senden de kurtuldum artık..."
          	  acaba?... kurtuldu mu yoksa...
Reply

niazkua

"uzaklaşmak yetmiyor ama. ayrıldığımı, onlardan başka olduğumu, yalnızca uzaklaştığımı bilmekle anlatmış olmam ki..."
          	  
          	  öylesi de yapılabilir, demek isterdim ona, yeter ki hayatını bu bilişin içinden yaratıp çıkarsın. ama anlamak değil, duymak bile istemeyecektir böyle sözleri. benden de kuşkulanır üstelik. ona, kendi malı olamayacak her şeyden, kaçınmasını öğreten benden. hem, ancak kendi yarattığının kendi malı olabileceğini söyleyen gene ben değil miydim? sustum şimdiye kadar, gene de susmalı...
Reply

Zeyinjuly

Thank you for your testimony,
          Apollon's son
          I shall cherish you with flowers
          The sun in your curls surely matches with your soul
          In the very dawns of the glorious battle days
          I want you by my side
          With the sun and the youth,
          With the freedom you seek within your veins
          With everything we were, are and will be
          
          And within the very path you choose,
          The stone you carved yourself from is a diamond
          
          In every front that you're fighting in
          I'm on your side, by your side
          In the back rooting for you
          On the front reaching for you
          
          We will battle for the sun
          

niazkua

"isa'nın; güzel şey; umrumda değil ama. kanlı isa, kanı beş çeşmeden akan meryem'in oğlu, benden uzakta. hayatım kadar kanım da benim... kanımı yalatmak istemem..."
          
          ne söylediğini bilmiyor. dişlerini kenetlemiş; titremesi belli olmasın diye. aleko, yahut aleksandros vratsis, isa'nın kanını çevreleyenlerin gölgesinde büyümüş bir çocuk, böyle söylüyor. yalnızlıktan, teklikten korkmadan.

niazkua

kilisenin bir yan kapısı açıldı. ellerinde mumları, ikişer, üçer çıkmaya başladılar. alevi elleriyle koruyorlar. yalıburnu'da da öyleydi. ama hepsi tanıyordu bizi. hepsi bizi gösterip gülüşüyordu. içeridekilerin ikiyüz tanesi de temiz, biz günahkârdık. aleko'ya belki kızıyorlardı ama, haddini bildi, o yabancının yanında kaldı, kiliseyi kirletmedi diyenler de çıkmıştır sanırım...
Reply

niazkua

"sen vardın eskiden... o dört ay... gecesiyle, gündüzüyle yanından ayrılamadığım o dört aydan sonra, o noel gecesinden sonra, evden çıkarken beni bir daha görmeyeceğini söylediğinde, inanamamıştım. sonralarıysa, dedikodudan kaçtığını sandım. ankayamadıkları bir şey olunca, ağızları durmayan insanlardan korktuğunu, beni yalnız bıraktığını sandım..." 
            
            baktı gözlerimin içine. gülüyor, ben de gülmeliyim.
            "evet, böyle bir şeye inanmak, kolay geldi bana. bu gece anladım seni. senden de kurtuldum artık..."
            acaba?... kurtuldu mu yoksa...
Reply

niazkua

"uzaklaşmak yetmiyor ama. ayrıldığımı, onlardan başka olduğumu, yalnızca uzaklaştığımı bilmekle anlatmış olmam ki..."
            
            öylesi de yapılabilir, demek isterdim ona, yeter ki hayatını bu bilişin içinden yaratıp çıkarsın. ama anlamak değil, duymak bile istemeyecektir böyle sözleri. benden de kuşkulanır üstelik. ona, kendi malı olamayacak her şeyden, kaçınmasını öğreten benden. hem, ancak kendi yarattığının kendi malı olabileceğini söyleyen gene ben değil miydim? sustum şimdiye kadar, gene de susmalı...
Reply

niazkua

a dove whistles outside the window,
          its song paints the home a dormant color.
          red is scattered, like a burning fire,
          kindled by riot and blindingly bright.
          dove's cooing gains a new form,
          a heart shredding appeal on the doom.
          even though it seems like it stings,
          a new life is born behind secret curtains.
          and as entity takes mold in the abyss
          a cresset illumines it for eternal nights.
          when the dove terrified in the post-doom
          the entity comes, guides it to the elysium.
          dove remembers again, eden is still,
          no matter other things are destructive.
          the garden is always green and dewy,
          abstracted from any other reality.
          and no apocalypse can dim out 
          eden's that insuperable beauty.
          after everything, entity hums to dove,
          "no night is eternal, it's your mind, love.
          no doom can shatter heaven, you know."

niazkua

aksedeni kavrayamayan körelmiş gözlerin sahibi üzerine düşen ay ışığının altında parıldayan hançere kazınmış ve bir çiçek gibi solup giderken aşınmaktan kaçamayan rehbersiz yolun ruhsuz elçisine teslimiyet yemini etmiş savaş çığlıkları düşmanın zafer marşının ezgisine karışan bir askerin çaresizliğinde rahimi yararken başlanılmış arayışın eşiğindeki kayıp zamanı gösteren guguklu saatin müziğini tekrar işitebilmenin cevapsız yakarışa dönmüş arayışıyla birlikte dibe batan kayıp günlerin mekanı neresi olur bu saatlerde?

niazkua

sormayacağım. inadıma susacağım. cevap yoksa sormaya ne hacet? ne bekledim senden? sen ne bekledin benden? vermem, istersin. veririm, almazsın. isterim, vermezsin. verirsin, istemem. eksiği var mı bunun? fazlası var mı? belli ki sana göre var. bende ne olduğunu biliyor musun peki? hiç, koca bir boşluk. sen almışsın çünkü her şeyi fazla fazla, sırtlanmışsın hepsini. bana ne kaldı? sahiplenirken bana sordun mu, bana mı sordun? fazlası var sende, çok daha fazlası. şikayetlenme de taşı o zaman. hamal olmayı çok istemişsin bakıyorum da! deveyi mi andırıyorum oradan sana? ya, öyle mi? öyle ya! neden bana sormadan gittin? sevdim çünkü. dikeni mi gülü mü? sanıyorum ki dikeni. ben bülbülü sevdim. öyle mi? öyle ya, ne sandın? peki şimdi bülbül nerede? uçtu gitti, tutamadım. senin dikenin nerede? battı kayboldu, bulamadım. utanman yok mu senin? neyden, senden mi ondan mı? sevgi. sevgi ya, sevgi. köşe başında oturanını mı beğenirsin yedi çöldeki vahayı mı? ne isterim bilmem ben. kuş bile tutamadım. diken batığına kıyamadım. sandala atlamış sürüklenirken battım dibe. gördün mü onu? bulamadım, neredeydi sanki? ölmüştür belki. niye tutmadın? ille de vatanım dedi, altın kafes pas tuttu. suç kimin? güneşin. ya neden? kıskançlıktan her şey. parlaklık gözünü bozmuş senin ondan iyi duymuyorsun. sisten buğlandı gözlerim senin de ciğerlerine toz dolmuş. nefessiz kalışlarım ondandır. hayır ama varsın ondan olsun. kalbin yerinde mi? hangisi? çantadakini ayılar kaptı, cebimdekini sıçanlar çaldı. ya diğeri? kaybettim. nasıl başardın? övünülecek tek başarı. kayıplarla olur anca ya böylesi. ne sandın başka? sanamadım. ben de öyle düşünmüştüm. elimi tutsana benim. ne gerek var? bilmem. anlatsana biraz daha. ne duymak istersin? söylemesem bile duyacağım aynı. başım ellerimin arasındayken dönüyor, dünyayla birlikte.

niazkua

insanların hepsini kendinle aynı zannediyorsun. farkında mısın, bilmem. reddedeceksin muhtemelen ama gerçek bu işte, kaçamazsın. mutsuz görünen herkeste ve hüzünü çağrıştıran her şeyde kendi yansımanı görüyorsun, ardından bu yansımayı başka bir sen zannediyorsun. bekliyorsun ki sen gibi düşünsün, sen gibi hissetsin, en nihayetinde yeni bir sen oluşsun. imkansız bu. yansımanı her yerde bulabilirsin, onda, şunda veya belki bunda. yansımanı gördüğün için seversin, özel kılarsın ama sen o değilsin, o da sen değil. ne zamanki bu bulguların farklılaşmaya başlar, iyiye yönelir; o zaman kendini kıskançlıkla koruduğunu zannedersin. işte bu yüzden farklı görünene, yansımanı bulamadığına saldırırsın. sen dipteysen diğer herkesi yanına çekmek istersin. zaten yüzme bildiği için en baştan su yüzeyinde kalmışlar, senin için birer adidir. batarken hep birlikte batmak istersin ama yine de bireysellikten söz edersin. senin gibi batmışların su yüzeyine çıkmaya çabaladıklarını veya bunu yapmayı öğrendikleri zaman da gözlerinde yeni adiler onlar olur. senin yanında, dipte olmayan diğer herkes gibi. gerçek şu ki; cesetlerin de hepsi su üstünde yüzerler. yüzeye doğru çıkarken arkalarından konuştuğun tüm o insanların yaşıyor veya ölü olduklarını bilecek güce sahip değilsin. sahip olduğuna kendini inandırman yalnızca bir yalan uğruna kendini kandırmaktır. yanındakileri yeterince dibe batmamış olanlar gördüğünden kıskanarak seveceksin, yüzeye gidenlerin arkasından ettiğin tüm o küfürlere rağmen söz konusu onlar olduğu zaman yine sevgiden söz edeceksin. sen arsızsın, hakikat sahibi olduğunu düşünüyorsun, her şeyi bildiğini. kendini bilge olarak görüp ardından diğerlerinden de bunu bekliyorsun. daha azıyla yetinmek nedir bilmiyorsun, bu nedenle karşı tarafın gücüne veya yollarına bakıp empati kurmuyorsun, kendini bu konuda da bir deha olarak görsen bile. ardından sürekli insanlar adına sızlanıyorsun, doğru mu? ölenlerin de su yüzeyine çıktıklarını anlamıyorsun, senin sorunun bu.