Terzicinin Oğlu
Bir rüyanın eteklerinde esen zaman kırıntıları yavaş yavaş Arnavut kaldırımlarına düşmekteydi. Yekpare bir zamandan bahsetmek çok zordu. Zaman, kırıntılar eşliğinde serpilirdi bu sokaklara.
Yelkovan ve akrep arasında olan caddeler, saniyeler gibi akan insanlar vardı bu kentte. Eşref saatler bir sis gibi çökerdi evlere. Pencerelerden çıkan her bir eterik atmosfer, zamanının güller gibi üzerimize akıttığı saniyelere ev sahipliği yapardı. Bir sen bir de ben çalar dururduk sabahın hızır saatlerini. Bir terzicinin oğluydun. Çillerinin üzerine düşerdi saçlarının kıvrımları. Kavisli yapılı, simsiyah bir gecenin mehtabını andıran kirpiklerin vardı. Bir elmas şeklinde olan, naçizane bir zümrütü andıran suratın ve kalender bir tutkuyla işlenmiş dudakların... Küçük Terzi dükkanının camı ardında kalan zahiri lakin zarif siluetini hatırlıyorum. Terzi makasını tutuşun vardı, kumaş sanki saniyelerden yapılmaydı. Ama sen iplik makinesinde kıpkırmızı, görünmez bir ipi işler dururdun. Nakışlar atar, diker ve biçer nihai sonda bir elbiseyi ortaya çıkarırdın. Zarif parmaklarının eseri olan her giysi, Dünya üzerinde eşi benzeri bulunmayacak bir kumaştan yapılma gibiydi. O elbiseler hazır olduğunda, vitrinde yerini aldığında bir ömür deniliyordu onlara.
iki erkeğin bakışları arasında geçen ve hayalleri arasında akseden bir ömür. Sen bir ömürdün o camekanlarda. Terzicinin oğlu, naif bir beyefendi. Ben ise o camekanın önünde duran, tüylerine çamur bulaşmış yavru bir kediydim. Camekandaki elbiseye bakar dururdum...