otenazi

gözleri coğrafyam; haritamın ise son durağı, gittiğim her yolun çıkmazı, dönüp dolaşıp sustuğum tek yurdum.

otenazi

sınırların ötesinde bir uçurum var. ne zaman oraya baksam, kendi sesimin yankısını değil, senin karanlığında eriyen kimligimi duyuyorum. bu bir yıkım değil, bu bir yok oluşla gelen yeniden inşa, ruhum, senin yarattığın bu enkazda ilk defa bu kadar çıplak, bu kadar hakiki. sonumuzu sorma, çünkü bu yola girdiğimiz an, başlangıç dediğimiz o masumiyetin çoktan öldüğü yerdeyiz. simdi ya bu karanlığa teslim olup birbirimizin küllerinde kaybolacağız ya da bu derin sessizliğin içinde, hiç kimsenin ulaşamadığı o yasaklı huzuru bulacağız. bilmiyorum, belki de bizi bekleyen şey, kendi cehennemimizde el ele tutuşup yanmaya devam etmekten başka bir şey değildir.

otenazi

dinle toprak ana, üzerimde ağırlaşan bu yüzyılların günahını, hani o, kız çocuklarının "uğursuz" diye damgalanıp, daha ilk nefeslerini almadan senin bağrına, o karanlık ve dilsiz dehlizlerine canlı canlı gömüldüğü o uğursuz zamanları anlat. bir anne düşünün karnında büyüttüğü o hayat tomurcuğunu, doğum sancısının en şiddetli, en kutsal anında kucağına alacağını sanırken, evlat kokusu yerine toprak kokusuna mahkum edilişini izleyen o çaresiz bedeni anlat. anne sütünün ilk yudumu, yavrunun kurumuş dudaklarına değil, senin susuz topraklarına karıştı toprak ana, bir annenin yüreğinden kopan o ilk feryat, o kör toprağın derinliklerinde sonsuza dek yankılanan bir lanete dönüştü. o zamanlar, bereket de seninle birlikte öldü toprak ana. sen, masumiyetin kanıyla sulandığında çoraklaştın, meyve vermeyen ağaçların, kurumuş nehirlerin, o çatlamış dudaklı toprakların sebebi, aslında toprağa karışan o ana sütü ve evlat feryadının intikamıydı. o kadınlar, doğurmaya korkan, her sancıda acaba evladını benden mi alacaklar? diye titreyen, gözyaşlarını doğacak kızının kefeni diye gizlice saklayan o kadınlar. onların çektiği her acı, senin damarlarında dolaşan bir zehir gibi seni verimsizleştirdi. bir kadının, kucağına alıp koklaması gereken evladını  senin karanlığına emanet etmek zorunda kalması, tarihin en büyük, en utanç verici yasıdır. sen sadece bir toprak değil, o annelerin evlatlarıyla beraber canlı canlı gömülen umutlarının, hayallerinin ve artık hiç kurumayacak olan o bitimsiz, o ağır yasın yegane şahidisin.

otenazi

hazreti yakup’un kalbi, yusuf’unun hasretiyle örülmüş devasa bir düğümden ibaretti. yıllar geçtikçe gözlerine inen perde, dünyayı görmesine engel değildi, aksine onu evladının kokusuna daha da yakınlaştıran bir mahremiyetti. her gece, göğsüne çöken o devasa boşluğu yusuf’un hayaliyle doldurmaya çalışırken, sanki ömrünü bir yas ibadetine adamıştı. öyle bir özlemdi ki bu, kuyuların sessizliğini bile evladının çığlığı sanacak kadar derin, ayrılığı bir sabır imtihanına dönüştürecek kadar keskin. o, acının en saf halini soluyarak bekledi, beklerken tükendi ama inancını asla yitirmedi, zira onun sığınağı sadece kendi acziyeti değil, kalbindeki o dinmek bilmeyen umuttu. tıpkı o yüce gönüllü peygamberin buyurduğu gibi: 
          "ben kederimi ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum."
          o, yusuf’una kavuşacağı güne kadar, bu hüzünle dünyayı kendine bir mescit kılıp ömrünü o kutsal hasretin gölgesinde nihayete erdirmişti.

otenazi

özlem, kalbin sessiz bir çığlığıdır; sabır ise bu çığlığı duymayı öğrenip, sevdiğinin vuslatıyla susturmayı bekleyen o vakur sessizliktir.
Reply

otenazi

sen bana ait değildin, ben ise senin hâlâ bana ait olduğunu zannettiğim günlerden birindeyim. 
          sanki elini tutsam o sıcaklık yeniden parmak uçlarıma dönecek, sanki ismini fısıldasam zaman o eski, o kusursuz düzene geri dönecek. sen hiç oraya ait olmadın, ben ise tüm varlığımı o hayali aitliğin üzerine inşa ettim.

otenazi

anlat piraye, gönlünün nasıl kırılgan olduğunu anlat. bir yanın bahar bahçesi, güneşin en sıcak dokunuşuyla çiçek açarken, diğer yanın o çiçeklerin üzerine yağan keskin bir buz tutuşu gibi. piraye, bu kadar güzel iken içinde ki duyguların fırtınalara dönüşmesini anlat. o kadar güzelsin ki piraye, o güzelliğin ardına gizlediğin bu fırtınalar, seni sadece sen değil, aynı zamanda anlaşılması en derin ve hissedilmesi yoğun kılıyor. kendi içindeki o sarsılmaz kırılganlığı kucaklamaya çalışırken o fırtınanın seni parçalamasına izin vermeden, o kırıklıkların arasından sızan ışığa tutunmaya devam ediyorsun. 

otenazi

özdemir asaf.

otenazi

aşk
            sen kocaman çöllerde bir kalabalık gibisin,
            kocaman denizlerde ender bir balık gibisin.
            bir ısıtır, bir üşütür, bir ağlatır, bir güldürür;
            sen hem bir hastalık hem de sağlık gibisin.
Reply

otenazi

bazen dayanmaktır sevmek,
            hayat nereden vurursa vursun ayakta durabilmek.
            bazen yaşamaktır, sevmek.
            soluksuz ciğer gibi sevgisiz kalbin,
            duracağını bilmek.
            bazen ağırdır sevmek,
            sevdiğine layık olabilmek.
            ve bazen hayattır sevmek,
            birini çok uzaktayken bile, yüreğinde taşıyabilmek.
Reply