dinle toprak ana, üzerimde ağırlaşan bu yüzyılların günahını, hani o, kız çocuklarının "uğursuz" diye damgalanıp, daha ilk nefeslerini almadan senin bağrına, o karanlık ve dilsiz dehlizlerine canlı canlı gömüldüğü o uğursuz zamanları anlat. bir anne düşünün karnında büyüttüğü o hayat tomurcuğunu, doğum sancısının en şiddetli, en kutsal anında kucağına alacağını sanırken, evlat kokusu yerine toprak kokusuna mahkum edilişini izleyen o çaresiz bedeni anlat. anne sütünün ilk yudumu, yavrunun kurumuş dudaklarına değil, senin susuz topraklarına karıştı toprak ana, bir annenin yüreğinden kopan o ilk feryat, o kör toprağın derinliklerinde sonsuza dek yankılanan bir lanete dönüştü. o zamanlar, bereket de seninle birlikte öldü toprak ana. sen, masumiyetin kanıyla sulandığında çoraklaştın, meyve vermeyen ağaçların, kurumuş nehirlerin, o çatlamış dudaklı toprakların sebebi, aslında toprağa karışan o ana sütü ve evlat feryadının intikamıydı. o kadınlar, doğurmaya korkan, her sancıda acaba evladını benden mi alacaklar? diye titreyen, gözyaşlarını doğacak kızının kefeni diye gizlice saklayan o kadınlar. onların çektiği her acı, senin damarlarında dolaşan bir zehir gibi seni verimsizleştirdi. bir kadının, kucağına alıp koklaması gereken evladını senin karanlığına emanet etmek zorunda kalması, tarihin en büyük, en utanç verici yasıdır. sen sadece bir toprak değil, o annelerin evlatlarıyla beraber canlı canlı gömülen umutlarının, hayallerinin ve artık hiç kurumayacak olan o bitimsiz, o ağır yasın yegane şahidisin.