Geçip gidiyor zaman.
Duvarın köşesinde asılı saatin tıkırtısı
her saniyeyi biraz daha içimize çiviliyor.
Günler sarsılıyor,
ve biz, her sarsıntıda biraz daha eksiliyoruz.
Kayboluyoruz.
Aynı gökyüzünün altında
birbirini arayan iki yabancı gibi.
Ruhlarımız en çok birbirine yaklaşmışken,
parmak uçlarımız değecekken neredeyse,
hayat sert bir rüzgâr gibi giriyor aramıza
ve savuruyor bizi
farklı yönlere.
Yoruluyor bedenlerimiz.
Aynalarda gözlerimiz donuk,
sesimiz yorgun,
kalbimiz suskun.
Kayıp ruhlarımız
uzun bir kışa bırakılmış şehirler gibi
soğuyor.
Tutamıyoruz yakasından zamanı.
Ne yaklaşan kavuşmaları,
ne de elimizden kayıp giden anları…
Her şey avuçlarımızın arasından
kum gibi akıyor.
Ruhlar susuyor.
Kalpler susuyor.
Ama suskunluk bile haykırıyor içimizde.
Çünkü insan
en çok bulmak isterken seviyor.
En çok kavuşmaya inanmışken bağlanıyor.
Ve belki de
en çok sevdiği yerde korkuyor
kaybetmekten,
geç kalmaktan,
bir daha hiç dokunamamaktan.