Brinin hayatından çıkması, aslında ölüme benzer bir boşluk bırakır insanın kalbinde. Onunla bir daha konuşamayacak olmanın ağırlığı, ruhun üzerine çöker. Beyin, bu kaybı anlamlandırmaya çalışır; yokluğu bir veda gibi değil, bir yitiriş, bir son gibi hisseder. Tıpkı ölüm gibi, varlığına alıştığın, sesine, bakışına, gülüşüne tutunduğun birini kaybetmek, geride derin bir boşluk bırakır. Ona bir daha "seni seviyorum" diyemeyecek olmak, bir vedanın en ağır kısmıdır belki. Sanki boğazında düğümlenen sözcükler, hiç var olmamış gibi sessiz kalır. İçine çektiğin her nefeste o eksikliğin acısı dolarken, hatıraların yükü omuzlarına çöker. Sarılamamak, dokunamamak, onunla bir kez daha aynı havayı soluyamamak, o anlara ait tüm güzelliklerin bir anda elinden kayıp gitmesi gibidir. Ve bir yanın hâlâ onun orada olduğunu umarken, gerçekler acımasızca fısıldar: Artık o yok, artık o gülüş, o ses, o sıcaklık yok. Beyin, bu ayrılığı ölüm gibi algılar, çünkü insan ruhu için sevdiği birini kaybetmekle onun gerçekten hayata veda etmesi arasında pek de fark yoktur. Yürek aynı yasın içine çekilir, aynı sessizlikle dolup taşar. İşte bu yüzden, kaybettiğimiz her insan, içimizde bir boşluk bırakır. O boşluk dolmaz, sadece zamanla kenarları yumuşar. Ama bir daha hiç kimse, onun bıraktığı yerin tam da aynısını dolduramaz. O eksiklik, bir iz olarak kalır; ve biz, o izi özenle taşırız, sanki bir anısı, bir hatırası gibi. Çünkü bazı kayıplar, kalbimize sessiz bir çığlık gibi kazınır, ve o çığlık, tıpkı bir vedanın son yankısı gibi, içimizde yaşamaya devam eder.