solfej-
cevher
ihanete bulaşmayıp kirletmeden öfkeyi
yalınkat sessizliğim
ki konuşmak bu çağda züht meselesi
adın cerihamda tuzlanır
tuğra tuğra
külfet külfet
omzunun derinliklerine sakla beni
kesilmiş etlerin çürümüşlüğünden börtüsü böceğinden tut bembeyaz ellerinle yırt at beni
ettiği kelamlardan sıyrılıp bir temmuza doğar gibi doğ ellerime
en saydam tutunuşuyla soy sevdeni kumdan kaleler gibi dökülürken avuçlarının içine
artık bunca kerihden dolanıp da çık
artık dudaklarından kendine kat beni
saatleri yirmi dört sefer yoran kıvrımında aynı sesleniş
hıncın çanağında unuttuğum o bal lekesi
kelamın dört döne hembaplarla vurulduğu göğsümde binbir gururla eğilip önünde bütün kör bıçakları kovar
tek bir hazla dudaklarını taze bir yara gibi öperdim
işte can kırıklarımın mermileri
işte inatçı kesiklerin sahibi
sen ki bu asrın ortasına bırakılmış
en kimsesiz en münferit nevruz çiçeği
rüzgar değse savrulacak dudakların naifliği
budur dağılmanın lisanda yeri
yalnız göğsünün tenhalığına uçuklayan dudaklarımı getiririm
o buyurgan dilim küllenmiş bir ocağın en ücra közünde kavrulmakta
adına üç yakarışla uyandı bu sabi
şebi yeldayı müneccim ne bilir
mübtelayı gama sor kim geceler kaç saat
yakının şarabının çanağında nar badem
kelamların dört dolandığı zilzalların sübtu ettiği
ben yine yönüne döndüğümde binbir gururla sarardım çehreni
neharda tüm güneş yanıklarından önce sayar ardından hepsini bir adla öperdim
sendin tüm kainat
işte tüm can kırıklarım dudaklarındaki kesiklere inat işte son ötüşü bir saksağanın
işte melal işte vukuat
sen ki bu çağda doğan tek münevver çiçeği
ellerinin sarışları ve dümdüz edilişimin hafif tütün kokulu sunusu
sırtında mahfî çizgiler
bir şehrin altında kalıp da yüzük parmağından tutulup çıkarılmayı bekler gibi
işte faytonlara yüklenen birtakım karahindiba tohumu senin beyaz ve münferit yüzün
herkesin penceresi tıbka kalbi kadarmış
çünkü bazen unutuyorum ne denli
yaşım yirmi
sana kırk senedir âşığım