dünyanın kalabalığında boğulurken insanı boğan bambaşka acılar vardır.
yalnızlık.
öyle bir kanserdir ki bu içten içe insanı çürütür ve öldürür. öldüğünü anlamazsın fakat ne zamanki sana çare birini, bir şeyi bulduğunu sandın, işte o an içini kaplayan yalnızlığın seni ne denli yuttuğunu görürsün.
yalnızlık bencillik getirir. hiçbir şeyin olmadığı için her şeyi kendine istersin. seni kendinden çekip çıkaracak her şeye bencilce sarılırsın. alkol, sigara, kahve, para, başarı, insan bedenleri, kalpler… nicesi yahut büsbütün hepsi.
sarıldığın şeyler yine de içini doldurmaya yetmediği için yalnızlığın zararını yaşarken öldüğünde anlarsın.
içindeki her şey öldükten sonra ve hayatta uğruna merak duyduğun hiçbir şey kalmadığında yalnız kalmak istediğin anların hepsine lanet edersin. bu hastalığa bile isteye kapıldığın için öyle düşüncesiz hissedersin ki kendini, bulunduğun duruma acır hale gelirsin.
düşünsene, her şeye sahipsin lakin içinde bir yerlerde öyle bir sızı baş gösteriyor ki hiçbir telafisini bulamıyorsun. sebepsiz bir boşluk içini kemiriyor fakat yerine hiçbir şey koyamıyorsun.
en sonunda da seni içten içe yiyip bitiriyor.
bunu en iyi tanımlayan kişi kendi yalnızlığının acısında boğulmuş yegane isimdir. çok şiir okurum lakin böylesine kendimi hissettiğim bir şiire daha rast gelmedim.
“kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
su olsan kimse içmez,
yol olsan kimse geçmez,
elin adamı ne anlar senden?
çıkarsın bir dağ başına,
bir ağaç bulursun
tellersin, pullarsın, gelin eylersin.
bir de bulutları görürsün,
köpürmüş gelen bulutları.
başka ne gelir elden?
çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
şu dünyanın ıssızlığı.
tanrı, kimsenin başına vermesin
böyle bir yalnızlığı.”
-yaşar kemal.