tk_valerie

dünyanın kalabalığında boğulurken insanı boğan bambaşka acılar vardır. 
          	
          	yalnızlık. 
          	
          	öyle bir kanserdir ki bu içten içe insanı çürütür ve öldürür. öldüğünü anlamazsın fakat ne zamanki sana çare birini, bir şeyi bulduğunu sandın, işte o an içini kaplayan yalnızlığın seni ne denli yuttuğunu görürsün. 
          	
          	yalnızlık bencillik getirir. hiçbir şeyin olmadığı için her şeyi kendine istersin. seni kendinden çekip çıkaracak her şeye bencilce sarılırsın. alkol, sigara, kahve, para, başarı, insan bedenleri, kalpler… nicesi yahut büsbütün hepsi. 
          	
          	sarıldığın şeyler yine de içini doldurmaya yetmediği için yalnızlığın zararını yaşarken öldüğünde anlarsın. 
          	
          	içindeki her şey öldükten sonra ve hayatta uğruna merak duyduğun hiçbir şey kalmadığında yalnız kalmak istediğin anların hepsine lanet edersin. bu hastalığa bile isteye kapıldığın için öyle düşüncesiz hissedersin ki kendini, bulunduğun duruma acır hale gelirsin. 
          	
          	düşünsene, her şeye sahipsin lakin içinde bir yerlerde öyle bir sızı baş gösteriyor ki hiçbir telafisini bulamıyorsun. sebepsiz bir boşluk içini kemiriyor fakat yerine hiçbir şey koyamıyorsun. 
          	
          	en sonunda da seni içten içe yiyip bitiriyor.
          	
          	bunu en iyi tanımlayan kişi kendi yalnızlığının acısında boğulmuş yegane isimdir. çok şiir okurum lakin böylesine kendimi hissettiğim bir şiire daha rast gelmedim.
          	
          	“kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
          	su olsan kimse içmez,
          	yol olsan kimse geçmez,
          	elin adamı ne anlar senden?
          	
          	çıkarsın bir dağ başına,
          	bir ağaç bulursun 
          	tellersin, pullarsın, gelin eylersin.
          	
          	bir de bulutları görürsün,
          	köpürmüş gelen bulutları.
          	başka ne gelir elden?
          	
          	çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
          	şu dünyanın ıssızlığı.
          	tanrı, kimsenin başına vermesin
          	böyle bir yalnızlığı.”
          	
          	-yaşar kemal.
          	

tk_valerie

dünyanın kalabalığında boğulurken insanı boğan bambaşka acılar vardır. 
          
          yalnızlık. 
          
          öyle bir kanserdir ki bu içten içe insanı çürütür ve öldürür. öldüğünü anlamazsın fakat ne zamanki sana çare birini, bir şeyi bulduğunu sandın, işte o an içini kaplayan yalnızlığın seni ne denli yuttuğunu görürsün. 
          
          yalnızlık bencillik getirir. hiçbir şeyin olmadığı için her şeyi kendine istersin. seni kendinden çekip çıkaracak her şeye bencilce sarılırsın. alkol, sigara, kahve, para, başarı, insan bedenleri, kalpler… nicesi yahut büsbütün hepsi. 
          
          sarıldığın şeyler yine de içini doldurmaya yetmediği için yalnızlığın zararını yaşarken öldüğünde anlarsın. 
          
          içindeki her şey öldükten sonra ve hayatta uğruna merak duyduğun hiçbir şey kalmadığında yalnız kalmak istediğin anların hepsine lanet edersin. bu hastalığa bile isteye kapıldığın için öyle düşüncesiz hissedersin ki kendini, bulunduğun duruma acır hale gelirsin. 
          
          düşünsene, her şeye sahipsin lakin içinde bir yerlerde öyle bir sızı baş gösteriyor ki hiçbir telafisini bulamıyorsun. sebepsiz bir boşluk içini kemiriyor fakat yerine hiçbir şey koyamıyorsun. 
          
          en sonunda da seni içten içe yiyip bitiriyor.
          
          bunu en iyi tanımlayan kişi kendi yalnızlığının acısında boğulmuş yegane isimdir. çok şiir okurum lakin böylesine kendimi hissettiğim bir şiire daha rast gelmedim.
          
          “kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerdesin.
          su olsan kimse içmez,
          yol olsan kimse geçmez,
          elin adamı ne anlar senden?
          
          çıkarsın bir dağ başına,
          bir ağaç bulursun 
          tellersin, pullarsın, gelin eylersin.
          
          bir de bulutları görürsün,
          köpürmüş gelen bulutları.
          başka ne gelir elden?
          
          çın çın ötüyor yüreğimin kökünde
          şu dünyanın ıssızlığı.
          tanrı, kimsenin başına vermesin
          böyle bir yalnızlığı.”
          
          -yaşar kemal.
          

tk_valerie

hukuk der ki, her haksız fiilin bir karşılığı vardır. her zarar, tazmin edilmeli. her kusurun hesabı görülmeli. ya kalp kırıklıkları?
          
          hukuk, sözleşmelere güven duyar. taraflar serbest iradeleriyle karar verir, sorumluluklarını bilir, yükümlülük altına girer. ama kalplerin yaptığı sözleşmelerde imza yoktur, noter mührü yoktur. bir bakışla başlar, bir suskunlukla bozulur. ve hiçbir mahkeme, "gönül sözleşmesini" geçerli saymaz.
          
          kalbini açan taraf, karşılık beklemeden verir sevgisini. karşısındakinin de aynı dürüstlükle davranacağını varsayar. ama bazen taraflardan biri tek celsede gider. ne savunma hakkı tanınır, ne de önceden haber verilir. ve hukuk burada susar.
          
          zina, terk, kötü muamele… kanun bunları tanır. ama "sevgisizlik" suç değildir. "arayıp sormamak", "duygusal ihmal", "bir anda yabancılaşmak"... ceza kanununda yerleri yoktur. o yüzden kırılan bir kalp, en kuvvetli delil kendisi olmasına rağmen dava tarafı olamaz çünkü en büyük acı, genellikle ispat edilemeyen olur.
          
          hukuk der ki: hakkın varsa ara. ama kalp kırıkları genelde susarak geçer. çünkü bu davalarda kimse sanık olmak istemez. ve kimse mağdurunu dinlemez.