trewag
—1912.
şehir, sabahın ilk ışıklarıyla değil, sanki yorgun bir hatıranın içinden doğuyordu. sokak taşları ıslaktı; yağmur yağmış mıydı yoksa sadece geceden kalan bir iç çekiş mi vardı, kimse ayırt edemiyordu. ben o sabah, elimde yarısı silinmiş bir mektup, kapının eşiğinde uzun süre durdum. içeri girmekle gitmek arasında kalan insanlara özgü o ağır sessizlik vardı üzerimde.
ev dediğimiz şey artık bir yer değil, bir kırılma noktasıydı.
babamın gidişi bir veda gibi olmadı. bir sabah kalktık ve onun gölgesi bile evde eksikti. ne bir cümle bıraktı arkasında ne de dönüp bakacak kadar bile acıma. sanki biri hayatımızdan bir insanı değil de, bir sesi çekip almıştı.
annem o sabah mutfağa hiç girmedi.
kapı aralığından baktığımda onu pencerenin önünde gördüm; dışarıya değil, sanki dünyanın ötesine bakıyordu. elinde hiçbir şey yoktu ama avuçlarının içi sıkılmıştı, bir şeyi tutuyormuş gibi… belki de bırakmamayı öğrendiği tek şey babamın yokluğuydu.
ben o gün ilk kez şunu fark ettim: bazı insanlar gitmez, sadece mekân değiştirir. ve geride kalanlar, o değişmeyen boşluğu taşımak zorunda kalır.
o günden sonra evimizde garip bir alışkanlık oluştu. annem her akşam kapının önüne bir sandalye koyardı. kimse oturmazdı o sandalyeye. sadece orada dururdu. belki bir gün kapı açılır da eksik olan geri döner diye değil… belki de bazı bekleyişlerin bir sonu olmadığını kabul edemediği için.
ben ise her gece aynı sesi dinlerdim. eski tahtaların gıcırtısını, rüzgârın pencerelere vuruşunu, uzaktan geçen trenlerin ağır uğultusunu… her seste babamın dönüşünü arardım.
trewag
insan bazen kaybettiği şeyi gözleriyle değil, duyduğu her şeyin içinde arar.
aylar geçti. şehir değişti, insanlar değişti, sokaklardan geçen yüzler değişti. ama bizim evde zaman aynı yerde kaldı. duvarlardaki saat çalışıyordu fakat hiçbirimiz gerçekten ilerlemiyorduk.
bir akşam annem bana eski bir sandık verdi. içinde birkaç mektup, solmuş bir fotoğraf ve babamın eski ceketi vardı. ceketi elime aldığımda ilk kez ağlamadım. çünkü bazı acılar gözyaşıyla değil, insanın içine çöken ağır bir sessizlikle büyürdü.
fotoğrafa uzun süre baktım.
o adam hâlâ oradaydı.
gülümsüyordu.
bilmiyordu ki bir gün bir evin içinde en büyük eksiklik olacak.
ve o an anladım; insan bazen birini kaybettiğinde yalnızca onu kaybetmez. onunla birlikte geçmişteki kendisini de uğurlar. çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıktığında geriye sadece boş bir oda bırakmaz… o odanın içinde yankılanan eski sesler bırakır.
yıllar sonra bile o sabahı unutamadım. yağmurun kokusunu, kapının eşiğinde durduğum o anı, annemin sessizliğini… çünkü insanın hayatında bazı günler vardır; takvimlerden silinir ama kalbin içinde sonsuza kadar aynı tarihte kalır.
benim için o gün, babamın gittiği gün değildi sadece.
o gün, çocukluğumun da sessizce kapıyı çekip çıktığı gündü.
•
Reply