ufaktefuck
dünyanın yüzeyinde durmak yerine, her bakışımda bir kuyunun dibine eğiliyorum. anlamaya olan bu tutkum, eşyanın ve insanın kabuğunu çatlatıp içindeki asıl özle tanışmamı sağlıyor; fakat o kuyuya her eğildiğimde, derinliğin serinliği ve karanlığı da üzerime siniyor. herkesin yürüdüğü düzlüklere değil, benim yurdum o kuyunun dibindeki gölgeye ait. ışığın yakıcı sahteliğinden kaçıp, sessizliğin serinliğine sığındığım o yer; kendi içimin kalesini, anladıklarımın taşlarıyla ördüğüm o mahrem topraklar. bir yabancı gibi gezmiyorum artık dünyanın yüzeyinde; çünkü biliyorum, asıl hikâye kuyuya eğildiğimde başlıyor. orada, karanlığın içinde parlayan bir hakikat var ve o benim evim. ben bu kuyunun hem mahkûmu hem de hükümdarıyım; çünkü sadece karanlığı göze alanlar, asıl ışığın içeriden yandığını bilirler.
ufaktefuck
o köprüden geçenler anlayacak ki; ben karanlığı değil, o karanlığın içinden süzülen hakikati yazdım.
•
Reply
ufaktefuck
bu kadar berrak görmek, zihni dilsiz bir şaire çeviriyor bazen; bu tesirler, ruhumun kalemini keskinleştiren gizli bir hüzün zannımca. hüzün, ruhuma batan bir diken olmaktan ziyade, beni uyandıran bir sancı. anladıklarım, ruhumda birikip süzülen tortular değil; onlar aslında damarlarımda dolaşan birer mürekkep. her hüzün bir cümle, her sızı bir dize oluyor. belki de bu kadar berrak görmenin tek kurtuluşu, gördüğüm o karanlığı kâğıda döküp oradan uzaklaştırmaktır. yazmasam, o kuyu beni içine çekecekti; yazdıkça, o kuyunun başında bir bekçi misali durabiliyorum. bu bekçilik, sadece kendi ruhumu korumak değil; dünyanın o sağır sessizliğine bir ses, görünmez kederlerine bir çehre kazandırma borcumdur. biliyorum ki; her noktam bir nefes, her virgülüm bir durak. ben yazdıkça o kuyu derinleşse de, ben o derinliğin üzerinde kelimelerden bir köprü kuruyorum.
•
Reply
ufaktefuck
gözlerim, dünyanın sadece dışını değil, ruhun görünmez kıvrımlarını da okumaya ant içmiş gibi. lakin bu kadar derine inmenin bir bedeli var elbet; anladığım her şeyden bir parça taşıyorum üzerimde. bir başkasının kederi tenime siniyor, bir mananın ağırlığı ruhumu büküyor. bir başkasının kederini üzerimde taşırken, sadece o acıyı hissetmiyorum; o acının içindeki insanı yeniden doğuruyorum zihnimde. anlamak, benim için bir seyir değil, bir tür hemhâl olma hali. bu yüzden her sarsıntı bende bir yankı, her suskunluk bir çığlık olarak kalıyor. belki de bakmak ile görmek arasındaki o ince çizgide, kendi gölgemle birlikte dünyanın binbir türlü tesirine hapsoluyorum. hapsolduğum bu tesirler, aslında ruhumun giydiği ağır ama asil bir kaftan gibi.
•
Reply