Ellerinden sıyrılmak için kıpırdandım. Aynı anda, istemsizce, gözlerim yine dudaklarına kaydı. Lanet olsun. "Napıyorsun?" dedim. "Bırakır mısın beni? Canımı yakıyorsun."
O an oldu.
Elini kolumdan aşağı kaydırdı. Parmaklarının izi tenimde yanarak indi. Geçtiği her yerdeki derim, onun parmak izlerini birer mühür gibi sonsuza dek saklayacakmışçasına sızlıyordu. Bileğimden, dirseğime... ve belime. Belime. Avucu oraya yerleştiğinde nefesim kesildi. Beni kendine doğru çekmedi bile. Zaten yeterince yakındık. Yüzüme eğildi. Alınlarımız neredeyse değiyordu. Nefesi yüzüme çarptı. Sıcaktı. Sertti. Tanıdıktı, hâlâ. —Ölümün nefesi bu kadar sıcak mıydı?— diye düşündüm. Eğer öyleyse, ölmek dünyanın en huzurlu eylemi olabilirdi.
"Derdin ne senin benimle?" dedi. Sonra sesi yükseldi. İlk kez. "Derdin ne senin kendinle?"
Onca ihtimalin içinde, nasıl en kötüsünü yaşayabildik?
Okyanusta bir damla su bulma ihtimalimiz varken, biz gitmiş o devasa suda tek bir kor parçasına çarpmışız. Her şeyin yolunda gitme şansı bu kadar yüksekken, imkansız görünen o tek uçurumdan aşağı yuvarlanmışız.
Sen ve ben. Biz değil.
KELEBEĞİN KÜLLERİNDEN, 8. İhtimaller İntiharında Kalan İz.