Sınıfın kapısının soğuk, metal kulpu avucumun içinde buz gibi bir his bırakırken, parmaklarım o metali aşağı bastırdığı an zamanın dişlileri arasına bir çakıl taşı sıkıştı. Kapı açılmadı, dünya durdu. Gözlerim istemsizce kapandı ve zihnimin karanlık koridorlarından fırlayıp gelen o görüntü, bir sinema perdesi gibi kapağına çarptı.
Küçüktüm. Üzerimde muhtemelen dizlerimi örten o sert kumaşlı okul önlüğü, saçlarımda ise annemin binbir özenle taktığı o kocaman, pembe kurdeleli toka vardı. Okula başladığım o ilk günün gürültüsü kulaklarımda uğulduyordu. Boyu benden kat kat büyük çocukların koşuşturmacasından, o kontrolsüz kalabalıktan öylesine korkuyordum ki, sırtımı okulun o soğuk duvarına yaslamış, görünmez olmayı diliyordum. Kendimi her geçen saniye biraz daha geriye, o karanlık köşeye çekiyordum.
Ta ki o eli hissedene kadar.
Kendi elimden sadece birazcık daha büyük olan, boğumları henüz yeni belirginleşmiş o küçük el, tereddüt etmeden benim titreyen elimi kavradı. Beni o korkunç kalabalığın, o devasa çocukların arasından çekip çıkardı. O gün, üzerime düşen o gölge beni dünyadan saklayan ilk sığınaktı.
Gözlerimi ani bir nefesle açtım. Boğazımda bir yumru, kalbimde ise o eski sızının yankısı vardı. Yavaşça başımı çevirip omzumun üzerinden arkamdaki devasa gölgeye, Arden'e baktım. O gün elimi tutan çocukla, bugün arkamda bir dağ gibi dikilen bu adam aynı kişiydi.
Aradan geçen yıllar bizi birbirimizden koparmış, araya aşılmaz duvarlar örmüş, affedilmesi imkansız hatalar ruhumuzu zedeleyip geçmişti. Ama bugün de, tıpkı o ilk okul günündeki gibiydik. Ben, üzerimdeki onun sweatshirtüyle, bembeyaz kesilmiş suratımla adeta bir ölü gibi görünürken; onun okyanus mavisi fırtınası üzerime bir zırh gibi çökmüştü.
Ne kadar büyümüş olursak olalım, hikaye aslında hiç değişmemişti. O hep benim en büyük korkum ve aynı zamanda tek sığınağımdı.
KELEBEĞİN KÜLLERİNDEN, 9. Neşter Sargısı Resitali.