Yazmak, insanın kendini tanımasının en kolay yoludur. Çünkü zihin bir anda kendini ortaya koyuverir. Bir kelime daha meydana çıkmadan bir diğeri onu kovalamaya başlar. Her kovalamaca sonunda hepsi kendi yerini alır ve bir anlama dönüşür, bazen de anlamsızlığa. Bazen her kelimenin bir yeri yoktur. O sadece onu kovalayan diğeri gidene kadar koşturur sonra yerine döner. Ancak kendini mutlaka gösterir. O sığınakta hiçbir sözcük nefes almadan tekrar içeri girmez ya da dizelerde yerini almaz. Tam da bu yüzden yazmak, insanın kendini tanımasının en kolay yoludur.
Duygularını bastıran bir insan ne hissettiğini bilmez. Şu an ne yaşadığını, o duygunun adının ne olduğunu, o duyguyu nasıl yaşaması gerektiğini bilmez. Bilemez. Ancak düşünür ve düşünceleri o daha anlam veremeden kendisini göstermeye başlar. Ardından el ele hepsi zihninin önüne serilir. Kimisi doğrudur, kimisi yanlıştır ama hepsi oradadır. Yazmak da bu düşüncelerin hepsini düğümü kırılmış bir zincir gibi hızlıca ortaya koyar.
Geçmişte yazdığım çoğu şeye baktığımda ilk fark ettiğim şey şuydu: Ben yaşıyormuşum.
Korkuyormuşum, üzülüyormuşum, seviyormuşum, umut ediyormuşum...
Endişe ettiğim, aklımın ucundan dahi geçmeyen ya da hayalini kurmaktan uyuyamadığım çoğu ihtimali yaşadım. Ancak yaşamadan önce bunlara dair nasıl da endişe ettiğimi, aklımın ucundan dahi geçmediğini ya da hayalini kurmaktan uyuyamadığımı unutmuşum. Ben kendimi bulmak isterken asıl beni geride bırakarak yoluma devam etmişim, onu unutarak. Şimdiye ve geleceğe o kadar dikmişim ki gözümü, beni buraya getiren bütün parçaları yok saymışım. Belki de bu yüzden artık yazamıyorum. O sığınağın kapısını açmıyorum güvenli bir yer olduğunu bilmeden, o zincirin düğümünü kırmıyorum beni sıktığını bilmeden. Ufka bakmaktan önümde duran pırıl pırıl denizi, masmavi gökyüzünü, ayaklarımı ısıtan kumu ve arkamda duran yemyeşil manzaraya kör olmuşum, o dağları nasıl aşıp da buralara geldiğimi bilmeden.