9 Ocak 2023

21 3 0
                                    


Günlük yazmak kaybeden, duygusal tiplerin işi gibi geliyor. Neden geçmiş zaman salaklıklarımı okuyup kendime kızayım ki, saçma.

Ama bugünü yazmak istedim, sebebi falan da yok sadece yazmak istedim.
Yalan söylüyorum tabi ki sebebi var eğer merak ediyorsanız okumaya devam edebilirsiniz.

Sabah karabasan saldırısına uğramış bir şekilde uyandım. Gerçi bir süredir ben karabasanlara saldırıyor da olabilirim, cadılık anlamında bayağı geliştim sonuçta...

Ne diyorduk, uyandım işte. Özenle dekore ettiğim mor duvarlı, pembe genç kız mobilyalı ve Çin kerhanesi gibi her yerine led astığım odamda... Biraz betimleme yapıyorum ki yazar triplerine girebileyim. Ruskiler halt etmiş yanımda, ne sandınız.

Yıkandım, paklandım. Yeşil lenslerimi de taktım ki esnaf beni turist sansın diye. Vardır böyle ufak tefek trollüklerim.

12.30'da varmam gereken yere gitmek için 10.00'da yola çıktım çünkü gettoda yaşıyorum. Bilmeyeniniz varsa diye söylüyorum ANA HABER BÜLTENLERİNE BOL BOL KONU ÇIKARAN bir yer. Metro falan da hak getire tabii....

Şam, Kars Vegas, Esencılıs... Adı her ne tırıvırıysa işte siz anladınız.

Önce otobüs bekliyorum.
Durak Zenci parfümü kokuyor.
Otobüs iptal ediliyor.
Biraz daha bekliyorum.
Gelen otobüsü beğenmiyorum, çok dolanıyor.
Peçeli bir ablayla göz göze geliyoruz, tebessüm edemiyoruz.
Biraz daha bekliyorum.
Gelen otobüs hattını beğenip biniyorum.
4,83 basıyorum. İniyorum.
Metrobüse biniyorum, hapşuruk ve insan kokuyor.
Bir sürü yol gidiyorum.
İniyorum.
Tramvay'a biniyorum.
İçi ahır kokuyor, varıyorum. Açma alıyorum.
Hacıosman yönüne gitmek için yer altına inmeye başlıyorum.
Trene varmak için bindiğim asansörde HIÇKIRIK tutuyor. Elimdeki açmayla beraber ben hıçkırdıkça insanlar tebessüm ediyor, eşek Melisa.
Koridordaki süratli, demir solucana varıyorum.
İniyorum: Şişhane. Etti mi sana dört vesait.
Bir sürü yürüyen yol ve merdivenden geçiyorum, git git yüzeye çıkıyorum: Beyoğlu.

Yapılı Kredi'ye gidiyorum çünkü Hurufi Ağabey'in işi biraz uzamış. Bakıyorum Ali'nin kitaplar çok ucuz, telifi de yok tabi ne var ne yok dolduruyorum çantama. Umarım İbne Netflix'i izlemek yerine hepsini okurum diye alıyorum, tabi ki okumuyorum. 80₺ ödüyorum.

Sonra Hurufi Abi konum atıyor ve Nazım Hikmet rafından -hiç sevmem- ayrılıp attığı konumu arıyorum, tabi ki bulamıyorum çünkü ben biraz alık birisiyim.

Ucube turistler arasından kızıl saçlarını seçiyorum; enik gibi ensemden tutup beni Beyoğlulu kankalarıyla tanıştırıyor.
Muratlar diyorum onlara, çok ünlü sahaflar olduklarını öğreniyorum. İkisinin adı da Murat ama birbirlerine hiç benzemiyorlar. Malatyalı olan çok sinirli bakıyor diğeri ise biraz daha sevecen birisine benziyor.

Hoş sohbet çirkin adamlar, konuştukça güzelleşengillerden.
Dinliyorum, dinliyorum, çay içiyorum, dinliyorum biraz daha dinliyorum.
Sonra biraz daha dinliyorum...
Yavru bir kedi kitap poşetime giriyor "De get." diyor ve dinlemeye devam ediyorum.

Etrafı inceliyorum, dinlemeye devam ediyorum. Birkaç cümle kuruyorum ve tekrar dinlemeye devam ediyorum.
Sohbet harika ama konuşulanları size anlatmayacağım çünkü bu sohbete dahil olabilmek için dört vesait atlattım ve sadece BEN HAK ETTİM.

Hurufi ağabeyle oradan kalkıp kahve içmeye onun deyimiyle 'bilindik' ama benim hiç bilmediğim bir yere gidiyoruz. Buraları baya iyi tanıyor çünkü uzun süre şimdilerin dizi seti olan yerlerde yaşamış birisi, havalı.

Karşısında -hiç iş aramadığım ve CV'mi sadece üç gün önce hazırlamış olduğum halde- işsiz triplerine giriyorum.

"Daha gençsin." diye telkin ediyor beni. O bana güzel mi güzel renkli hayat deneyimlerini anlattıkça benim de yeteneklerimi sergileyesim geliyor.

Falına bakıp, doğum haritasını yorumluyorum. Kendimce elimden geleni yapıyorum, çapım belli zaten sağolsun hiç zorlamıyor. Anlatmaya devam ediyor, konuşmak zorunda kalmamak beni mutlu ediyor.
Cehaletimin boyutlarının farkındayım ama bunu sergilemeyi pek sevmem, diyorum ya mutluyum.

Palavracı şoparlar yeni bir dolandırma yöntemi bulmuşlar biraz onlarla uğraşıyoruz. Hurufi ağabey karizmatik sesi ve şehla gözleriyle oturduğu tahta tabureden harika şeyler anlatadursun ben bu kara çocuk Feratlara içten içe giydiriyorum. (Buraya yazamayacağım ayıplı küfürler.)

Sonra biraz daha konuşuyoruz, iyi birisi olduğuna kanaat getirip güveniyorum.
Trabzonsporlu olmasına rağmen kendisini çok seviyorum.

Michelin yıldızlı bir restoranın önünden geçip sıcacık bir yere giriyoruz, hava karsız soğuk.

Sufle söylüyoruz.

O fark etmiyor ama biz içeri girdikten sonra dükkan müşteri doluyor, demek ki enerjimiz çok yüksek!

Ailesinden bahsedince biraz özensem de bir süre sonra geçiyor. Yani babasının Farsça bilmesi, şiir yazması ve doktora tahsilli olması beni biraz etkiliyor. İçimden darısı başıma diyorum... Sonra dedemin âşık (hem de badeli) olduğunu hatırlayıp kendimi avutuyorum. Bizde de bi' sanatçılık var nitekim, ha gazel yazmışsın ha leb değmez söylemişsin... Değil mi?

Çocukluğu ve gençliğinden bahsedince biraz daha özeniyorum. Güzel yerlerde doğmuş ve büyümüş. Bir sürü de ülke görmüş.

Ben de çocuğuma öyle bir gençlik ve çocukluk vermek için kendime çok çalışma sözü veriyorum. En azından arkadaşları benim gibi torbacı olmasın.

Sonracıma o konuşmaya devam ettikçe kafamda yüzlerce binlerce baloncuk oluşuyor. Bu durumu her sohbette yaşamam, seviniyorum.

Fark etmeden kurduğu birkaç cümle ufak tefek travmalarımı tetikliyor, gözlerim doluyor ama yeşil lensten pek anlaşılmıyor.

Güvenip üç beş kelam ediyorum, güvenilecek birisi. Gözlerindeki koruma iç güdüsü dakikalar geçtikçe artıyor, saçmalamalarımı göz ardı ediyor. Toy olduğumu gizleme gereği duymamaya başlıyorum, zaten biliyor.

Konuştukça gençleşiyor, aramızdaki 13 yaş fark puf olup uçuyor. Restorandaki bomboş ve kasıntı diyaloglar kulağıma çalındıkça daha bi' hevesle dinlemeye ve konuşmaya devam ediyorum.

Kitabımı hediye ediyorum. Harika birisi olduğunu düşünüyorum, hissediyor.

Sonra kalkıyoruz, Cami'nin orada ayrılıyoruz.

Eskinin Frenki yeninin Şarkı Beyoğlu turunu tamamlıyorum.

Böyle entelektüel birine Nazım Hikmet'i sev-e-mediğimi söylemek iyi olup olmadı mı pek emin olamıyorum, bunu düşünerek magmaya inip milyon dolarlık tekerlekli solucana biniyorum.

Mecidiyeköy'den sertifikamı alıp, Haldun Taner İkiye On Kala ve Aura Arındırma Teknikleri kitabımla aynı poşete koyuyorum. Yorulmuşum.

Hint yemeği yiyorum. Çok yorgunum.

Gözlüklü Hintlilerin hepsinin yazılımcı olduğunu düşünüyorum. MIT'ten buraya garsonluk yapmak için gelmiş olduklarına inanamıyorum.

Eve dönüp Tylolhot içiyorum ve size bu satırları yazıyorum.

Yecüc'ü görüyorum. Mecüc'ü bulup kıyameti koparmak istiyorum.

Onun yerine İbb'ye CV gönderiyorum.

Dümbük GünlükHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin