SON GEMİ

41 4 8
                                    

Bu kitap bir kadının, hak sahipleriyle savaşından sonra ki unutulmaz fedakârlığı ile yazılmıştır. Kitapta geçen olay ve kişiler tamamı ile gerçektir. Güvenlik gerekçeleriyle kişiler ve oluşumun adı değiştirilmiştir.
ANADOLU MEVCUDİYETİ
Giriş
ZAMANIN MİZAHI
M.S. 2000 Constantinepolis Şehri yer altı mahzenleri ( Trakya Toprakları )
Yılbaşı akşamıydı. İnsanlar farkında olmadıkları olaylarla dolu, tamamen bilinmez bir yıla daha adım atmışlar, bu yeni yıl ayrıca yeni binyıl demek olduğu için, ilk dakikalarını çılgınlar gibi eğlenerek geçiriyorlardı. Fakat tüm bu çılgın eğlencelerden uzak, şehrin derinlerinde ise bambaşka bir şey kutlanıyordu. Anadolu Mevcudiyeti diye bilinen yerde milenyum kutlamaları için herkes yer altındaki bu şehir sığınağın on katının ve bulundukları katta ki on bölümün tam ortasında bulunan, yüce salon diye andıkları yerde toplanmıştı. Solan bir stadyumun yarısı ölçülerindeydi. Elips şeklinde inşa edilmesine karşın bir yanı Helenistik döneme özgü amfi tiyatro, diğer tarafı da yerden bir buçuk metre yüksekliğinde geniş bir sahne ve hemen önünde tek parça halinde, beş metre uzunluğunda yapılmış ahşap masalar vardı. Mevcudiyetin bünyesinde tüm Dünya'ya yayışmış on iki milyon kişi vardı. Merkezinde ise yaşayan yirmi bin kişi bulunuyordu. Varlığı itibari ile Tanrının insanoğluna bahşettiği büyük lütfünü korumak ve Dünya'da ki yeryüzü uygarlıklarının denge içinde yaşamasını sağlamak için, bu günden tam 15960 yıl önce kurulmuştu. Tüm Dünya'da etkili olan bu oluşum, daha sonraları da bazı fikir ayrılıkları ya da yozlaşmalar yüzünden bölünerek diğer coğrafyalara ayrılıp, değişik adlar alıp, çoğalmıştır. Yüzyıllar, insan ırkını zalimce şekillendirirken değişime yön verenler olmuşlar, ebedi bir hükümdarlığı gölgelerde büyütmüş ve günümüze kadar gelmişlerdi.
Bu gece de onlar için çok önemli bir geceydi. Milenyum, bir başka değişle yeni bin yıl, mühürlü kapıları açacak ayrıca ahir zaman denilen her şeyin hesaba çekileceği zamanın başlangıcını da temsil ediyordu. Tabi ki en âlim olanlar bile hüküm günün zamanını bilemezdi. Kutlanılan sadece onların görev alacakları zamandı.
Tam bu anlarda, kutlamaların ortasında, yüce salonun kalabalığın da, yirmili yaşlarında ki Berk omuzlarına kadar uzattığı saçlarını arkasında topladı ve gülümseyen gözlerle bir an için salonun otuz metre yüksekliğinde ki tavanına işlenmiş fresk e baktı. Fresk antik dönemlerin bile genç olduğu çağlarda geçen bir afette, batan bir adayı ve oradan kurtulanların gemisi ANKA’YI betimliyordu. Gemi kara bir karga şeklinde tasarlandığına inanıldığı için freske de öyle işlenmişti. Mevcudiyetin kuruluş efsanesinin başlangıç anlatımında geçen adıyla ANKA denmişti. Ana vatan efsanesindeki ada ise, okyanusun ortasında, vahşice öfke kusan doğanın şiddetiyle batıyordu. Berk bir an için batan ada felaketi efsanesinin ne kadar dehşet verici olsa da, sonuçlarında da bu kadar inanılmaz bir yerin kurulmasının ne kadar da etkileyici olacağını düşündü.
Berk, tıpkı diğer yeni mezun olmuş öğrenciler gibi Mevcudiyet çatısı altında tam on yıl eğitim almıştı. Buraya ilk geldiğinde on yaşlarındaydı. Öğrenciliği boyunca yeryüzündeki bilimlerin ve onların Sanat dedikleri başka âlemlere ait ilimlerin derslerini almış ve son sınav olarak bilinen ölümcül derecede zor bir testide geçip eğitimini tamamlamıştı. Sabırsızlığı onu mezuniyetinden beri bırakmamış, kendisini hemen kanıtlamak ve yüksek mevkilerde görev almak istemişti. Fakat yeni eğitimi bittiği için henüz büyük işler yapabileceği bir unvana sahip değildi. Öğrenciler mezun olduktan sonra, onların iç halka dedikleri, mevcudiyetin en yetkili isimlerinin olduğu bir kurulda değerlendirilir ve çıkan sonuca göre unvan sahibi olurlardı. Yılbaşından dört gece önce kurula girmiş ve ona geldiği şehrin müdafaasını ve idaresini vermişlerdi. Mevcudiyetin kendi içinde ki hiyerarşiye göre unvanı karga idi. Mevcudiyetteki her bir bireye dimağ deniyordu ama bu karmaşa yarattığı için unvanı kendisini tanıtmaya yetiyordu. Ona Rodosto Kargası deniyordu.
Yeni yetme Rodosto Kargası biraz şımarık olmasına karşın üstleri tarafından takdir ediliyordu. Normalde yeryüzündeki yaşamında parçalanmış bir ailenin anne ve baba cephesinin tam ortasında kalmış bir hayat sürüyordu. Burada ise tamamen dışarıdan yoksun tam da istediği çevrede yaşıyor, ilgi görüyor ve doğuştan yeteneği olduğu sanata kendini adayabiliyordu. Mevcudiyette doğmadığı için şimdilik sadece irtibata geçip belirli zamanlarda içeri alınsa da, o, zamanının çoğunu burada geçirmek için gayret ediyordu. Normal yaşantısında ise ailesi onunla alakalı gerçeği bilmiyordu. Zaten binlerce yıldır var olan bu oluşumun bir parçası olduğunu anlamanın da pek olanağı yoktu.
Genelde onu tanıyan her kes onda farklı bir şey olduğunu anlar fakat ne olduğunu anlamlandıramazdı. Mevcudiyet yeni doğan çocukları, doğdukları gece, henüz yeni doğmuşken hastanelerde daha önce ki zamanlarda ise kendi evlerinde gizlice, sekizinci yaşına geldiklerinde tekrar bulmak için mühürlüyordu. Annesi bu önemli ve son derece gizli olaya, hastanede çalıştığı için, oğlunun bakım odasında değil de yanında kalmasını istediğinde mesai arkadaşları bu isteği geri çeviremediklerinden dolayı şahit olmuş ve durumu, uzun sürse de kabullenmişti.
Tüm bunların gölgesinde Berk, şimdilik elinde ki en değerli şeye sarılmıştı. Bu gecede tüm dertlerini yukarıda bırakmış, yerin iki yüz metre altında milenyuma girmişti. Şimdilerde sadece eğlence zamanı olduğu için etrafına bakıyor kalabalık salonda arkadaşlarını arıyordu. Onları bir an evvel bulmalıydı. Normalde aradığı birini saniyeler içerisinde sanat kullanarak bulurdu. Fakat mevcudiyet sınırları içerisinde yerin altında ve üstünde hatta gökyüzünde bile sanat yapmak yetkisiz dimağlara yasaklanmıştı. Bu yüzden arayışını tamamen kişisel çabalarıyla halletmeliydi.
Çevresinde ki her kesin yüzüne bakıyor, tanıdıklarına arkadaşlarını soruyordu. Birden eski sınıf arkadaşını gördü. Mutluluğu meraklı bakışlarını değiştirmiş, gözleri kalabalıkta tanıdık birini görmesinden mutlu bakışlara dönüşmüştü. Normal hayatta muzaffer ismiyle bilinen arkadaşı gümüş ismiyle anılıyordu, mevcudiyette. Neşeyle haykırdı. ‘’Gümüş!’’
Arkadaşı onun gibi zayıftı. Uzun bir yüzü ve zeytin gibi siyah gözleri vardı. Ortalamalarda bir boyu ve kilosu olmasına karşın sanat icra edildiğinde bedeninde bulunan enerji kullanıldığı için, geçen zamanda biraz zayıflamıştı. Eğlencede bulabildiği kadar yemeği mideye indirmek için her anı değerlendiriyordu. Sırf bunun için masalara yakın bir yere gitmiş arada ikram edilen tatlılardan alıyordu. Yine bir kurabiyeyi midesine yuvarlarken arkadaşıyla karşılaşmıştı. Ağzı dolu bir halde ‘’Karga!’’ diye bağırmıştı, etrafına kurabiye parçalarını saçarak. Berk, kendisine bir unvan adı seçtiği için bir yıl kadar kıskanıldı, alay konusu oldu, hatta korkulmuştu bile. Ama on yıl uzun bir zamandı ve her şeyi unutturmaya yetmişti. Şimdilerde mevcudiyette küçük bir kesimde de olsa saygı görüyordu. Hızla arkadaşının elini sıktı. Onunla fazla samimi olmak istemiyordu. Dürüst biriydi fakat çok konuştuğu için pek sevilmiyordu. Kısa hızlı ve net konuşmuştu. ‘’Gümüş, fazla vaktim yok milenyum konuşmasından önce Toprak ve Gölgeyi bulmalıyım. Onları gördün mü?’’
Gümüş doğal olarak onun kadar aceleci davranmamış, arkadaşına düşünceli bakışlarla bir süre bakıp ‘’ Eee gördüm sanırım, Kürsü sahnesinin hemen önünde duruyorlardı.’’ Demişti. Aldığı bu yanıt onu çok mutlu etmişti ‘’ Çok sağ ol Gümüş yeni bin yılın kutlu olsun.’’ Diyerek bir şey söylemek üzere olan Gümüşün cümlelerini ağzına tıkarak kalabalığın arasına daldı.
Mevcudiyet sınırları içerisinde, bu da modern constantinepolis şehri içinde kalan, halen kalıntıları bulunan eski surları kapsıyordu,  ayrıca on bölüm ve on kat demekti, yüzeye en yakın iki katında ve sadece dört bölümünde yirmi birinci yüzyılın en ileri teknolojileri varken kalan bölümlerde elektrik ve elektronik bir şey yoktu. Daha çok gothic ve barok mimari örnekleri ve 1700 ler ile 1800 ler arasında orta doğu mimarisi vardı. Tamamına yakın bir bölümü Fosfor taşları denilen, karanlıkta yüksek bir ışık yayan kristaller, meşaleler, alev çukurları denilen vazo şeklinde içinde yağın tutuşturulmasıyla aydınlatan yükseltiler ve hemen her yere serpiştirilmiş mumlarla aydınlatılıyordu.
Eğlencede, senfoni orkestrası ve bulundukları coğrafyaya özel halk çalgılarından oluşmuş ikinci bir orkestra konser vermeye başlanmıştı. Akustiği muhteşem olan salonda, en uzak noktadan bile netçe duyulan yeni başlamış müzik, yüksek perdeden çalındığı için, Berk dostlarını uzaktan gördüğünde onlara seslenmeye çalışsa da bir süre sesini duyuramamıştı. Kalabalığın arasından hızla geçerek on metre ilerlediğinde, senfoni orkestrasının ve doğu müziklerinin karışımı olan konçerto durdurulmuş, orkestra üyeleri sahneden çekilmeye başlamıştı. Birkaç metre daha yaklaştığında dostlarına tekrar seslendi. Gölge, dalgalı siyah saçlarını, mevcudiyette giyilmesi zorunlu olan ve sırtında unvanı belirleyen işlemeler olan cübbenin başlığına salmış, çoğu zaman yaptığı gibi bakışlarının karanlığından etrafı gözlemliyordu. Berk, Toprağın konuşma için hazırlanan sahneyi seyretmeye daldığını görünce, Gölge’ye tekrar seslendi. Gölge, dostunu fark edince hemen ayağa fırlayıp ‘’Karga!’’ diye bağırarak Berk’e doğru koşmaya başladığında, yanlışlıkla beklide dikkatini çekmek için, bilinmez, Toprağı dürtmüştü. Toprak şaşkınlığının arasında düştüğü yerde dönüp Karganın geldiği yere döndüğünde, konuşma kürsüsünü sahneye yerleştiriyorlardı. Üç arkadaş buluşup neşeyle birbirlerine sarıldılar.
İki kişinin yerleştirdiği kürsüde oymalarla süslenmiş ve üstünde A ve M harflerinin daire içinde iç içe geçtiği bir sembol vardı. Bu Anadolu Mevcudiyetinin sembolüydü. Gül ve çınar ağacından özenle yapılmış kürsü, sahneye konduğunda Gölge, Berk’e görüşmedikleri zamanda neler yaptığını ve mevcudiyette dolaşan son söylentilerden bahsediyordu. Toprak ise memleketi olan Truva ya ailesiyle gidişini araya girerek heyecanla anlatmaya çabalıyordu. Heyecanlı konuşmaları arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Kürsü ve ardına, dış temsilcilikten gelen misafirlerin oturacağı koltuklar yerleştirilmiş, sahne sunum yapacak olan için boşaltılmıştı.
Kalabalık geçen dakikalarda sessizlik içinde gelecek olanı beklemeye başladı. Tabi Karga ve diğerleri de bu sessiz bekleyişe katılmışlardı. Kısa süren bekleyişlerinin ardından sunumu yapacak olan kişi sahnenin uzak köşesinden göründü. Sahnenin tozunu süpürüyormuş gibi ardında sürüklenen cübbesiyle adeta hava süzülürcesine yürüyerek, dümdüz gri saçları omuzlarına dökülmüş ve sakalları çenesinden gövdesine kadar düşmüş adam, kürsünün önüne kadar geldi. Gelen kişiyi gören, sessizlik bozucu bir iki kişide anında susmuştu. Sessizlik devasa salona bir dalga gibi yayılmıştı. Tek ses duvarlarında yankılanmaya başladı. ‘’ Selam olsun Mevcudiyet-i Anadolu!’’ Mırıltılar arasından kalabalık, verilen bu seremonisel selama karşılık veriyordu. Berk, sahnedeki kişiyi tıpkı salondaki diğer herkes kadar iyi tanıyordu. O, Boranlar denilen, mevcudiyet içinde savaşçılar, avcılar hatta yargıçlar diye anılan, iç halkayı bile denetleme yetkisiyle donatılmış bir sınıfın lideriydi. Ona Boran Beylerbeyi deniyordu. Adı ise Boz Baykuş tu. Bakışları sert ve barındırdıklarını belli etmeyen türdendi.
Tüm salonu adeta içine hapsetmiş bakışları, Berk’in üstünde fazla düşünmediği bir şekilde kilitlendi. ‘’Saygı değer mevcudiyet sakinleri. Bin yıl aradan sonra bu gece nöbetimiz başlayacaktır. Yeni bin yıllık görevimizde sizlerde çok iyi biliyorsunuz ki atarımızın geçmişte yaptığı o, hazan hatalarını asla tekrarlamayacağız. Bizler bilim ve ilim sahipleri, Mevcudiyetin varlığının sebeplerini unutmayıp unutturmayacağız. Düşmanlarımız kapımızda nöbet tutabilir. Ama yüreklerinin derinliklerinde çok iyi biliyorlar ki, bizler onların nöbet tuttukları yerleri çok tan zapt ettik! Bize şah damarımızdan yakın olandan rabbimiz korusun. Gecenin ve gündüzün sahibi üzerine yemin ederim ki ezeli ve ebedi bir düşman var oldukça, biçarelerle kötülüğün arasında daima mevcudiyet olacaktır!’’ Son cümlesi neredeyse haykıracakmış gibi çıkmıştı. Ağzına kadar dolu salon neredeyse tüm mevcudiyetten duyulacak şekilde alkışlamaya tezahüratlarla duvarları inletmeye başlamışlardı. Berk ve dostları kulaklarını tıkamak zorunda kaldıklarından uğultu şeklinde duymuşlardı. Bir ara Gölge merakından kulağını açtığında gürültünün arasından tek bir tezahürat duydu. ‘’İstersek varız İstersek yokuz!’’ Bu söylem mevcudiyetin en mahrem yerlerinden, tarihinden gelen bir sözdü. Ne zaman temasa geçtikleri dışarıdan birine, ona saygı duyduklarını göstermek isteseler bunu söylerlerdi. –Sen istersen biz varız. İstemezsen yokuz. – Tarihteki kabile reisleri, krallar, devlet adamları, sanatçılar. İnsanoğlu için ne kadar önemli şahsiyet varsa, hayatlarında en az bir kez mevcudiyet ile karşılaşmıştı. Bu karşılaşmalardan sonra hepsi bu sözün anlamını öğrenmişlerdi. Bu derin saygı göstergesini bilinen yerleşimlerdeki her kese gönderiyorlardı. Tabi ki abartılardan uzak olan mevcudiyet, bu haykırışlara da müdahale edecekti.
Boran Beylerbeyi ellerini havaya kaldırdı. Tüm salon sanki sözleşmiş gibi aynı anda sessizliğe büründü. Sözlerine baskın tonda ve itina ile devam etti. ‘’Saygıdeğer misafirler ve tüm mevcudiyet dostları! Sizlere saygıyla sunuyorum ki, Anadolu Mevcudiyeti Tek olanı Altın Kartal!’’  Kopan alkışların arasından sahnenin uzak köşesindeki gölgelerin arasından çıkan mevcudiyetin en bilgili ve yetkili kişisi, asaleti insanoğluna öğretircesine zemini adımlıyordu. Mavinin siyaha çalan koyu rengindeki cübbesi etrafında havalanırken, görkemi bakanları hayran bırakıyordu. Elindeki ladin, çınar ve gül ağaçlarının birleşiminden yapılmış asanın başlığı, altından yapılmış bir dal üstünde duran vahşi bakışlara sahip çift başlı bir kartaldı. Buz mavisini andıran saçları yarı atkuyruğu şeklinde toplanmış, yarısı da omuzlarına dökülüyordu. Sakalı değişik tılsımların işlendiği tokalarla örülmüş, kalbinin izahına kadar sarkıyordu. Parmaklarında ise sadece sanatçı yüzüğü dedikleri aslen üstünde mührü olan bir yüzük vardı. Oda çift başlı kartal şeklindeydi. Kemerine asılı bir iki küçük kesecik ve birde ufak matara vardı. Söylentilere göre matara da, şifa veren yedi okyanusun suyundan yapılmış bir karışım bulunmaktaydı. Altmış yetmiş yaşlarındaki tek olan, dinç ve güçlü görünüyordu.
Kürsünün başına vardığında salonda ses çıkarabilecek kadar saygısını yitirmiş ya da buna cüret etmeye yetecek kadar cesareti olan hiç kimse olmadığı için en ufak bir ses bile çıkmıyordu. Herkes onun yüceliğine korkuyla karışık saygı duyardı. Öte yandan görkeminin yanında keskin hatlı uzun yüzünde şefkate de yer vardı. Gülümseyen bakışlarla salonu süzdü. Yavaşça herkesin heyecanlanmasına sebep olacak şekilde eğilerek selamladı. Tabi ki bu ender verilmiş selamı tüm salon karşılıksız bırakmamıştı ve herkes aynı anda selamlamıştı. Berk o kadar duygulanmıştı ki, bakışlarını bir an bile Tek olandan ayırmıyordu. Gözleri dolmuş, duyguları yüreğinden taşıyordu. Eli patlayacakmış gibi alkışladı.
Mevcudiyette her zaman başarılı bir öğrenci olmuştu. Herkesin hayatta bir hedefi olması gerektiğine inandığı için kendine ulaşılması zor ama nadide bir hedef seçmişti. O, ileride Tek olan olmak istiyordu. Kendisine alabildiği en iyi örnek önce lala denilen öğretmeni ve şu an kürsüde duran Tek olandı.
Alkışların bitmek bilmemesi üzerine Tek olan kalabalığa elini kaldırarak susmalarını işaret etti. Kalabalık sessizliğe tekrar büründüğünde Altın Kartalın sözleri salonda bulunan her dimağın zihnine adeta kazınmıştı. ‘’ Çağlar henüz gençken ve insanoğlu Nuh’un soyuna yeni geçtiği devirlerde, insanlık bir daha aynı hatalara düşmesin diye Rabbimiz atalarımıza sonsuz nimetlerinden ve ayrıcalıklarından bahşetti. Sınav sahası, bir savaş alanına dönüştüğünde, oluşan düzen içerisinde kelimelerin anlatamadığı durumlar için var olduk. Kötülük, insanoğlunun yolunda oturup beklerken, biz her zaman ait olduğumuz yerde.’’ Tek olan cümlesinin bu kısmında duraksamıştı. Kürsüde duran sudan bir yudum alıp sözlerine devam etti. ‘’ İnsanoğlunun yolculuğunda onların gölgeleri olarak, hüküm gününe kadar onları korumak için varlığımızı sürdüreceğiz!’’ Cümlesi bittiğinde bir başka alkış dalgası şiddetle dev salonun duvarlarında patladı. Gürleyen gürültüyü yine Tek olan susturmuştu.  Hoşnutluğunu kalabalığa hafifçe eğilerek gösterdi. Sonrasında konuşmasına devam etti.
Toprak Tek olanın konuşması boyunca hiç konuşmadı. Hayranlık dolu bakışlarla, tıpkı Gölge ve Karga gibi soluksuz, bu hitabet sanatının ustaca örneğini dinledi ve itina ile gözlemledi. Gölge her zamanki gibi gizemli işlerin içeriğini öğrenme isteği ile daha önceden ziyaretçi listesini öğrenmişti. Tek olan konuşmasına devam ederken Kargayı dürterek, kendinden emin ve biraz da kibirli bir tavırla, ‘’ Şimdi sevgili dostum, Tek olanın konuşması bitecek ve Dominik Mevcudiyeti, Beyaz Mevcudiyet, Hazar Mevcudiyeti, Kanguru Mevcudiyeti, Lotus Mevcudiyeti, Birleşik Mevcudiyet, Dervişler, Paganlar, Yakut Şamanları ve bilinen sistemde mevcudiyete yakın olan devlet temsilcilerinin olduğu protokolü çağrıcak.’’ Demişti.
Gölge, sözlerini genelde kendinden emin olduğu zamanlarda yaptığı gibi göz kırpmasıyla bitirmişti. Karga onun bu özelliğini çok seviyordu. Sonuçta o, her zaman bilginin güç olduğuna inanıyor ve gerçeği bilen herkese saygı duyuyordu. Özellikle Gölge gibi emek sarf edip öğrenenleri ayrıca seviyordu. Bu yüzden ‘’Harikasın!’’ diyerek omzuna hafifçe vurdu.
Tamda Gölgenin dediği gibi ve dediği sıralamada tüm protokolü davet eden Tek olan, en son iç halkanın üyelerini de sahneye davet edip herkes yerini alana kadar bekledi. Hepsiyle selamlaşıp geldikleri için ne kadar mutlu olduğunu söyledi. Herkes yerine geçince ona özel ayrılmış olan koltuğa oturup gecenin devam etmesi için geleneksel yapılan ve konukların kürsüye çıkıp Anadolu Mevcudiyetinin büyüklüğü kadim ve yüceliği ayrıca da Tek olanın zekâsı ve karakterine olan iltifatlarını sıraladıkları konuşmaları dinlemeye başladı.
Konuşmalar sıkıcı olsalar da, hatta dinleyenlere birbirlerinin kopyası gibi gelse de diğer yılbaşlarında olmayan bir gelenek olduğu için katlanılmaya değerdi. Nede olsa sadece bin yıl da bir oluyordu. Karga, sıkıcı konuşmaların arasında farkında olmadan dalıp uzaklara gitmiş gibiydi. Birden sıkıcılığının arasında aklında bir soru belirdi. Birden Gölgeye dönerek ‘’ Ortadoğu Mevcudiyetinden ya da Pers Mevcudiyetinden temsilciler neden gelmedi?’’ diye sormuştu. Gölge böyle özenli bir soruya o an için hazırlıklı değildi. Bir süre dona kaldı. Toprak, Karga’nın yanından arkadaşına uzanarak Gölge’yi dürtüp ‘’Cevap versene.’’ Diye çıkışmıştı. İkisi de cevabın Gölge de olduğuna kesin gözüyle bakıyorlardı.
Dürtülmenin etkisiyle hafifçe kendine gelen Gölge ondan beklenileceği gibi biraz ukala bir tavırla ‘’Birincisi Ortadoğu Mevcudiyeti denmiyor artık. Oranın adı son yüzyılda Mısır Mevcudiyeti oldu. İkincisi de, bizimkiler en son onlara en büyük ve eski mevcudiyet olduklarıyla alakalı iddiaları yüzünden uyarı yollamışlar ve ciddi bir dille kendilerine gelmelerini söylemişler. Bu yüzden değil şimdi, bir bin yıl daha geçse gelmezler. Persliler ise kendi coğrafyalarında ki devletin enerji kaynakları konusunda kaygıları yüzünden bizimkilerden yardım istemişler. Fakat bizimkiler bu durumu tamamen bencilce kabul edip, yardım etmeyi reddettikleri için onlarda Mısır Mevcudiyeti gibi gelmeyi kabul etmemişler.’’ Diye cevaplamıştı. Karga, mevcudiyete çok bağlıydı. Diğer mevcudiyetleri beğenmiyor ve sürekli kusurlarını görüyordu. Bu yüzden Toprakla bakışıp ‘’Bu Mevcudiyetlerin nesi var?’’diyerek, aralarında bir sohbet konusu açacak iğneleyici bir ifade takındı.
Sohbetleri konuşmalar boyunca devam etti. Konuşmacılar sırayla çıktılar ve övgülerini sergileyerek alkış aldılar. Sadece Dervişlerin sözleri övgüden ziyade tavsiye ve dingin olmaya yönelikti. En fazla alkışı da onlar almıştı. Tabi onlar alkış için değil, geliş sebepleri olan üstatlarının, yani yaşayan Evliyaların sözlerini iletmişlerdi. Mevcudiyet, onların yaşayanlarını ve diğer âlemlere göçenlerinin hepsine Erenler diyordu.
Saatler sabaha karşı üç olmuştu. Konuşmalar bitmiş hatta eğlence bile son zamanlarını yaşatıyordu. Tek olan ve diğerleri, gecenin bitimine kadar kalacaklardı. Fakat yorgunlukları yüzlerinden okunuyordu. Sonrasındaki iki saatte de önce ev sahibinin ve sonrasında misafirlerin yöresel dans ve gösterileri sergilendi.
Artık sabahın dördü olmuş herkes yorulmaya başlamıştı. Yüzeyde ise kitlesel eğlenceler çoktan bitmiş sadece dışarıda kalan küçük gruplar eğlencenin dozunu ayarlayamamıştı. Yerin metrelerce altında ise eğlence bitmişti. Tek olan veda konuşmasını yapmış tüm salonun aynı anda sahnedeki herkesi selamlaması ve sahnedekilerin de salondaki herkesi selamlamasıyla bin yılın gecesi bitmişti. Kalabalık salonun sahip olduğu birçok çıkıştan, ait oldukları yatakhane bölümlerine gitmek için ayrılmaya başlamıştı. Karga, Toprak ve Gölgenin bölümleri yatakhane kısımlarının orta ve arka tarafları arasında kalıyordu. Bu yüzden çok yolları vardı. Kalabalık yatakhanelerine dağılırken yavaş ilerliyordu. Bir an önce uyumaları gerekirdi. Yarım saatlik yürüyüşlerinden sonra kendi bölümlerine ancak varabildiler. Önce üstlerini değiştirdiler. Durgun termal suyla duşlarını alıp yataklarına gittiler. Üç arkadaşın yatakları, özellikle onların çabaları sonucu yan yana ayarlanmıştı. Birbirlerini eğitimlerinin ilk zamanlarından beri tanıyorlardı. Bu onlara zalim davranan hayatta, gerçek dostluk varsa, onlara göre birbirlerinde bulmuşlardı. Şimdi ise altı ay görüşemedikleri için biriktirdikleri anılarını anlatıyor geceyle alakalı komik anları paylaşıyorlardı. Dakikalar su gibi akıp giderken yeni öğrendikleri sanat uygulamalarını ve de kendilerinin keşif ettikleri sanatın etkilerini heyecanla birbirlerine anlatarak istemsizce uykuya dalmışlardı.
Mevcudiyetin yatakhanelerden daha aşağısında, kadim ve tehlikeli derinlerinde bir yerde ise uyumayanlar vardı. Tek olan ve birkaç kişi özellikle karartılmış olan kasvetli koridorda nizami bir şekilde ilerliyorlardı. Önden ilerleyen Boranlar ellerinde ki asalardan yeşilimsi yayılan ışıkla yolu aydınlatırken, grubun en arkasındaki Boranlar ise etrafı kaplayan ve bu hayat ya da diğerlerine ait olan varlıkları tespit etmek için icra ettikleri sanatı kontrol ediyorlardı. Kasvetli koridorun sonuna vardıklarında bulundukları coğrafyaya günün ilk ışığı düşmüştü. Tek olan hemen yanında yürüyen Boran Beyler Beyine dönerek ‘’Vakit geldi!’’ dedi. Boran beyler Beyi sadece onaylayan bir kafa hareketiyle cevap vermişti. İç halka da yer alan, savaş konsülü dedikleri ve unvan olarak Tek olan ve Boran Beyler Beyinden sonra gelen Efendi mertebesindeki üç kişide onların arkasından adımlarını takip ediyorlardı. Kasvetli koridorun sonuna geldiklerinde onları iki kanatlı çelik bir kasa karşıladı. Önden giden Boranlar törensel adımlarla kasanın iki yanına ayrıldılar. Boran Beyler Beyi ve Tek olan kasayı açacak olan elektronik sistemin başına geldiklerinde, ikisinin de parmak izi onayı ile retina tarayıcıları aynı anda aktif olmuştu. Ayrıca gereken ses onayı için ikisi de aynı anda ‘’Çalıştır!’’ komutu verdiler. Kasanın bilgisayarı komutu alınca retina tarayıcılarını aynı anda aktif etti. Tarayıcıdan geçip tüm kilitleri açınca çelik kasa yavaş ve birazda gürültüyle açılmaya başladı. Açılan kasanın gürültüsü kasvetli koridorda yankılanmayı bitirdiğinde, kasanın iki kanadı da açılmıştı. Kasanın yanında duran Boranlar yine törensel adımlarla grubun önüne geçtiklerinde yollarına devam ettiler. Kasadan içeri girdiklerinde başka bir koridora çıkmışlardı. Koridorda sanki zaman durmuş gibiydi. Buz gibi soğuk havasında toz zerreleri bile asılı kalmıştı. Bu seferki koridor geldikleri kadar uzun değildi. Kısa bir yürüyüşün ardından varmaları gereken asıl yere gelmişlerdi. Zamanın durduğu koridorun sonunda sanki hüküm günün hatırlatmak istercesine, kasvet ve öz eleştirisel bir teknikle, karaağaç ve gürgenden yapılarak bordo vernikle kaplanmış bir kapı duruyordu. Kapının üstünde Bulutlu gökyüzünün, yırtılırcasına açılıp yeryüzünü aydınlattığı ve toprağa süzülen ışınların arasından kanatlı varlıkların taşıdığı bir büyük bir kapının tasviri oyulmuştu. Kapıda tutmak için bir kulp yoktu. Sadece ufacık bir oyuk vardı. Bu oyuk, özel olarak sanat ve hünerli el işçiliği ile tasarlanmıştı. Oyuğun amacı sadece, bir Tek olandan diğerine, nesiller boyunca aktarılan ilk Tek olan Abranın yüzüğünün içine yerleştirildiğinde kapıyı mühürleyen sanatı serbest bırakmaktı.
Tek olan yavaşça cübbesinin ceplerinden çıkardığı kutsal emaneti, önceden çıkarmış olduğu sanatçı yüzüğünün yerine taktı. Sanatı serbest bırakmak için, yumruk yaptığı elini uzatarak yüzüğü yuvasına yerleştirdi. İliklerine kadar hissettiği saf enerjiyi yüzüğe yönlendirerek ‘’İlfine!’’ dedi. Anlamı basitti. Sadece açıl demekti ama bu kadar basit bir kelimenin,  anlamlar âlemine açılan kapıya hükmetmesi zamanın mizahındandı.
Ahşap kapı serbest kalan sanatın etkisiyle sanki görünmez bir elin yardımı sonucunda kendi kendine açılmaya başladı. Ardında barındırdığı şey, bronz renginde bir ışı saçarak bin yıldan sonra insanoğluna kendini sunuyordu. Tek olan, kapının zamanı diye bilinen, her bin yılda bir gelen zamanın başlangıcında, emanetin sınırında durmuş, bu muazzam anda nefesi kesilecek gibi olmuştu. Yeni bin yılın töreninde bu son bölümdü. Kutlamalar da, içinde olduğu bu tören dizisi de, çağlar boyunca yapılmış ve hepsinin sonunda da, şimdi olmak üzere olduğu gibi dönemin Tek olanı, eşiğin sınavı diye bilinen bir teste girmişti. Bu tamamen emanetlerine ve emanet edene kendilerini kanıtlamaktan ibaretti.
Şimdide Tek olan, bronz ışığın kapladığı yüzünde en ufak bir ifade zerresi olmaksızın emanetinin karşısında dimdik duruyordu. ‘’ Atalarımızın hatalarının gölgesinden ışık olup fışkıran bizler. Geçmişin keder dolu anılarını çoktan gömdük. Kibirle batmış anlayışları topraklarımızdan kovduk. Ruhun saflığına sığınarak tüm aydınlığın bilimlerinden ve karanlığın ilimlerinden geçerek bu günlere geldik. Ey anlamların sessizliğe kaldığı o an! Bir adım ötenden geliyorum. Bu ana kadar nice nefesler alıp verdik bu hayatta. Şimdi ise yenilerini verebilmek için tek bir nefes alıp yanına geliyorum. Hisset beni!’’ Sözleri, yükselen ses tonunun gölgesinde ilerleyerek, emanet dahi her şeyin derinlerine nüfus etmişti. Tek olan, derince içine çektiği nefesle bronz ışığın kollarına kendini teslim etmek için bir adım attığında, muhafaza kapısı da ardından, ertesi günün ilk ışığı toprağa düştüğünde açılmak için kapandı. Boran Beyler Beyi ve yanındaki dört Boran sembolik nöbetleri için kapının önünde düz bir hat oluşturup, Tek olanın çıkışını beklemeye başladılar. Grubun iç halkadaki diğer üyeleri ise geldikleri yönden geri dönmüşlerdi. Olacak olanlardan habersiz eski bir geleneğin gölgesinde, unutulmuş hikayeleri yaşayacaklarını bilseler bu kadar rahat davranmazlardı.
Uzaklarda, Orta Asya’nın insana uçsuzmuş gibi gelen çayırlarında, siyah renkte arabalardan oluşan beş araçlık konvoy, kaderleri gibi tozu ve dumanı harmanlayarak son sürat hedeflerine ilerliyordu. Sarp dağların eteklerine kadar süratle ilerleyen konvoy, dağlar arasında diğerlerinden rengi itibariyle ayrılan bir dağın eteklerinde durmuştu. Konvoyun ikinci sırasındaki arabanın sürücü kapısı açıldığında içinden baştan aşağı siyah renginde takım elbise giymiş biri çıktı. Taktığı siyah camlı gözlüğü sıyırarak etrafı sert bakışlarıyla bir süre taradı. Çıktığı kapıyı kapatıp hızla aracın sağ arka kapısına yöneldi. Güneş gözlüğünü yeniden taktı ve elbisesinin önünü ilikleyerek kapıyı dikkatle açtı. Açılan kapının ardından siyah cübbeler içinde biri çıktı. Kapısını açmış adama dönerek fısıltıyla bir şeyler söyledi. Cübbeli adamı dikkatle dinleyen takım elbiseli hızla en öndeki araca doğru yürüdü.
Konvoyun ilk aracının sağ arka camı açılıp içindeki karanlık gün ışığına çıktığında, aracın içinde başka bir cübbelinin oturdu görüldü. Takım elbiseli adam ona camdan bir şeyle fısıldadı. Sonrasında aldığı yanıtla başını onaylarca salladı ve hemen, aracından inmiş diğer cübbelinin yanına dönüp kelimeleri iletti. Bozkırın yalçın dağları arasında, diğerlerine göre daha gri hatta biraz abartılsa çelik rengindeki dağın eteğinde siyah cübbeli fısıltılı konuşmasıyla, ‘’Buraya yerleşiyoruz. Gece burada olmalıyız.’’ Diye emretti. Emri alan adam bileğine monte edilmiş minik telsizden emirleri diğerlerine dağıttığında konvoydaki diğer dört araç, kalan iki aracı içine alarak daire şekilde park ettiler. Arabalardan inen adamlar ki buda dört cübbeli on sekiz takım elbiseli adam demekti hemen hazırlıklara başlayarak, arabaların bagajlarından çıkardıkları malzemeleri özel tasarlanmış metalik kutularından çıkartıp, çadırları kurup, yanlarında getirdikleri bilgisayar, uydu tespit cihazı ve jeneratörleri yerleştirmeye başlamışlardı.
Gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam eden hazırlıktan sonra kamp alanı kurulmuş ve hararetli bir hazırlık başlamıştı. Bilgisayarlardan uydular bulundukları noktaya konumlanmış anlık termal ve gece görüşü verileri alıyorlardı. Kamp alanının bir kilometrekarelik alanını da güvenlik gereği tarıyorlardı. Kurulmuş çadırların sadece ikisi diğerlerine göre daha garip tasarlanmıştı. Kamp alanında ki en büyük çadır, arabalardan oluşmuş dairenin ortasında olup, kalan iki aracı içine alacak şekilde kurulmuştu. Uzaktan bakıldığında hiçbir şey görünmüyordu. Çünkü özel bir kumaştan yapıldığı için içindeki ışığı dışarı yansıtmıyordu. Araçlar dev çadırın içine, ölümcül durumlarda kaçmaları için yerleştirilmişti. Tabi bunun olasılığını sıfır olarak niteledikleri için önlemleri de farklıydı.
Kamp alanının dışında uzun namlulu silahlarla nöbet tutan takım elbiseli adamların yanında dev çadırın çevresinde de cübbeli suretler uyumayan nöbetlerindeydi. Çadırın içinde ise siyahlar içinde iki cübbeli sanki önemli bir konuya hazırlanıyormuş gibi, onlar için hazırlanmış iki metrelik çalışma masasına yığılmış kitaplara bakıyor, ellerindeki tüy kalemlerle sürekli bir şeyler yazıyor ya da hesaplıyorlardı.
Kamptaki bu hummalı çalışma devam ederken yalnız değillerdi. Uzaklarında hafifçe kaparmış bir tepenin üstünde iki atlı eski bir dürbünle onları gözlüyordu. İkisi de Moğol soyundan gelen Türkmenlerdi. Atlılardan biri, dürbünle bakan yanındakine durumu haber vermeleri gerektiğini söylüyor diğeri ise çoktan haber verdiğini ona anlatıyordu. Uzun bir süre kampı gözetlediler. Gözlemlerini yanlarında getirdikleri pekte teknolojik olmayan telsizleriyle sürekli birilerine iletiyorlardı. Söyledikleri onca şeyin arasından tekrarladıkları ise sürekli kampa saldırmaları gerektiği, doğru anın şimdi olduğu yönündeki cümleleriydi.
Arık gece iyice çökmüş, dolun ay, aydınlığını toprağa serpiyordu. Adamlar at üstünde durmaktan yorulmuş, atları bulundukları tepenin diğer yanına bağlamışlar ve gözlemlerine yattıkları yerden devam ediyorlardı. Gece göğünde duydukları kanat sesi onlara çok tanıdık geldi. İçlerinden biri ayağa kalkıp çantasından kalın deriden yapılmış bir eldiven çıkardı. Tiz, şahin sesine benzeyen bir ıslık çaldığında ay ışında kanatları parlayan kızıl şahin adamın koluna sert bir iniş yaptı. Bir iki saniye yorgun şahini seven adam ayağında bir mesaj kâğıdı olduğunu biliyordu. Diğer eliyle mesaj kâğıdını alıp hevesle yanına gelmiş diğer arkadaşına uzattı. Adam heyecanla metal muhafazasından çıkardığı rulo şeklindeki mesajı açtı ve sesli şekilde okudu. İkisi de birbirlerine mutlulukla baktılar. Mesaj netti; ‘’Saygıyla selamladığımız gözcülerimize önemle bildiriyoruz ki, yüz kişilik bir grup size doğru yola çıktı. Gece yarısı yanınızda olacaklardır. Gecenin sabahında, bozkır karaların kanına doyacaktır. Yüce Tengri sizinle olsun.’’ Adamlar, besledikleri ve dinlendirdikleri haberci kuşu geri yollayarak tekrar gözlemlerine dönmüşlerdi.
Kampta ise siyah cübbeli suretler itinalı çalışmalarını bitirmişlerdi. Diğerine göre daha genç olan ‘’ Girişin yerini buldum.’’ Dedi donuk bir ifadeyle. Diğeri ‘’ Zaman yaklaşıyor hazırlıklara başla.’’ Diye aynı donuk ifadeyle karşılık verdi. Genç olan yavaşça çadırın dışına uzanıp kapının önünde nöbet tutan diğer cübbelilere hazırlıklara başlamaları için emir verdi. Bu emrin ardından kampta bir hareketlilik başladı. Özel ölçüm aletleri çıkartılıp üçlü ayakları üzerine takılıyor önlerinde bir duvar gibi yükselen dağın eteğine sabitleniyordu. Uzaklarda onları gözlemleyenler merakla olan biteni izliyor bir taraftan da zamanlarının daraldığının farkında olarak, bekledikleri grubu gözlüyorlardı. Kamp alanında ki hazırlıkların arasında çadırlarından çıkan iki cübbeli, lazer işaretçileri olan hassas ölçüm cihazlarına doğru yürümeye başlamışlardı. Ölçüm cihazının önüne geldiklerinde bakışları dolun aya kaydı. Gece yarısına doğru ay ışığı dağın belirli bir noktasına odaklanarak amaçları için aradıkları yeri gösterecekti. Bekledikleri gibi oldu. Ay ışığı sanki görünmez bir mercek yardımı alıyormuş gibi dağın duvarımsı eteğinde, özellikle iki sivri kayanın arasına işliyordu. Cübbeliler hemen ölçüm cihazlarının lazer işaretçilerini arası iki metre açık olan sivri kayalara yönlendirdiler. Cihazların yolladıkları lazer kayalara çarptığında, bağlı oldukları bilgisayarlara veri yollamaya başlamışlardı. Cübbelilerden yaşlı olan bilgisayarın başındaki operatörün yanına gidip ‘’Veriler ne diyor?’’ diye o insana korku veren, donuk ifadesiyle sordu. Operatör hiç vakit kaybetmeden cevap verdi. ‘’ Hiç şüphe yok efendim titanyum-çelik kapıyı bulduk.’’ Aldığı yanıtla hoşnut olmuş ama bunu hiç belli etmeyen yaşlı cübbeli ‘’ Hemen delgiyi hazırlayın.’’ Diye emir verip gencin yanına döndü. Genç, cübbesinin karanlığından bakarak ‘’Bulduk mu?’’ diye ifadesizce sorduğunda, aynı tonda bir yanıt aldı. ‘’Evet.’’
Konuşmalarının arasında üç adamın taşıdığı delgi fazla uzaklarında olmayan, sivri kayaların ortasına taşındı. İki jeneratör bağlanmış delginin elmas ucu kayalara saplandı. Delginin siperliğinin ardında yerini almış takım elbiseli adam, cübbelilerden gelecek komutu almak için onlara doğru döndü. Gecenin huzurunda, bozkırın çayırlarına ninni söyleyen rüzgâr, delginin çıkardığı gürültüyle titredi. Kayaları parçalayarak ilerleyen elmas uç, sert kaya kabuğu kırınca durdu. Operatör delgiyi geri çekti. Yaşlı olan cübbeli yavaşça açılan deliğe doğru eğildi. Fısıltıyla çıkan sözcükleri, avucunda birden oluşmuş ışık topunda yok oluyordu. Karanlığın ışığa teslim olduğu aydınlanmış delikten bakan yaşlı cübbeli ‘’Sonunda.’’ Dedi. Doğrularak genç olana döndü. Avucundaki ışık kaynağını elini kapatarak ortaya çıktığı gibi kaybettiğinde, gri tonlarla aydınlanmış gecede gence ‘’Sonunda atalarımızın konağını bulduk. Gidip anahtarı getireceğim.’’dedi.
Yaşlı adam gencin yanından geçerken gecenin sessizliğinde, birden nereden geldiği belli olmayan ıslık mermisi adamın başına isabet etti. Anında olduğu yere yığıldı. Genç durumu ilk birkaç saniyede idrak edememişti. Daha sonra yanındaki takım elbiseli adam bileğindeki telsizden kampın saldırı altında olduğu ve koruma pozisyonu almaları gerektiği hakkında emirler yağdırmaya başlayınca, genç hemen aklındaki tek şey yani anahtarı almak için kamp alanına doğru koşmaya başladı. Bu esnada kampın her yönünden yüze yakın atlı, ellerindeki uzun namlulu silahları ateşleyerek ve arada el bombaları atarak kampa dalmışlardı. Korumalar belikli iyi eğitimli paralı askerlerden olacaklar ki düşmanın sayı üstünlüğü karşısında korkmamış hatta şaşırmamışlardı. Nokta atışı yapmaya çalışıyor sıktıkları her kurşun hedefini buluyordu. Cübbeliler ise etrafa büyü sözleri haykırıyor ve yeteneklerinin uzanabildiği her düşmanı ve bineğini öldürüyorlardı. Türkmenlerin sayı konusundaki kendilerine olan aşırı güveni, bu çatışmayı kaybetmelerine sebep olabilirdi. Atalarından gelen, savaşma yetenekleri olmasaydı.
Çatışmalar süratle sürerken genç cübbeli hızla çadıra girdi. İçeri girdiğinde elleri silahlı iki Türkmen’in anahtarın saklı olduğu metal çantaya bomba düzeneği kurmaya çalıştıklarını görünce, hızla kendini yakınındaki masaya fırlatıp, çalışma masasının üzerinde duran hançeri sanatla hareket ettirerek onların üzerine fırlattı. Bu beklenmedik saldırıdan kurtulamayan Türkmen boğazına saplanmış hançerle yere devrilirken diğeri ise hemen silahına sarıldı. Ateş etmek için tetiğe bastığında silahın ateş almaması onu şok etmişti. Anlamlandırmaya çalışan bakışlarla cübbeliye baktı. Dünyada ki son bakışlarında anlamsızlığın yanında acıda vardı. Genç cübbeli suret, elini havada sanki onun gırtlağını tutuyormuş gibi sıkarken bir yandan da fısıltıyla çıkan, sivri dilli sözcüklerini sanki nefret kusarmışçasına adama savuruyordu. Son Türkmen de can verdiğinde hızla gidip metal çantanın kilidini açacak sayıları girdi. Çanta bir tıkırtıyla açıldığında asa başını andıran metal bir objeyi içinden çıkardı. İlk bakıldığında sivri uçlara sahip meşaleyi andıran obje, delginin açtığı delikteki yuvasına oturmak için tasarlanmıştı. Kaybedecek vakti yoktu.
Hızla çadırın dışına çıktığında gördü ki çatışma sürüyor fakat adamları baya azalmıştı. Cübbeliler ise tamamen yok edilmiş ve cansız bedenleri kampın değişik yerlerinde yatmaktaydı. Duygusuzluğu ilk kez bozulmuş içinde uzun zamandır hissetmediği öfke, şimdi iliklerine kadar onunla beraberdi. Hırsla cübbesinin başlığını sıyırıp bembeyaz uzun saçlarını bozkır rüzgârına savurdu. Karaların belirgin genetik özelliği olarak vücudundaki tüm tüyler ve deri rengi beyazdı. Tek renkli tarafı etrafı kan kırmızısı olmuş siyah gözleriydi. Yakınından, ateş ederek geçen atlıyı sanatla devirip, olanca kuvvetiyle kapıya koşmaya başladı. Adımları geceyi kedere, Dünya’yı daha kasvetli gecelere sürükleyecekmiş gibiydi. Hırsla yıkanmış kalbi hızla çarparken, adımları da hızlanmıştı. Artık beş metre kalmıştı. Bir an başaracağını düşündü. Tabi omzuna yediği kurşun olmasaydı. Anahtarı tutan eli hala sağlamdı. Normal zamanda onu yaralayan adamı yaşatmazdı ama bu sefer yapması gereken daha önemli bir iş vardı ve o duramazdı. Bir aile meselesiydi. Ölüm kalım meselsi yanında hiç kalırdı. Onunda mensubu olduğu oluşum ve başındaki ailesi tam bin yıldır bu anı bekliyordu.
Yaralı ve kan kaybediyor olmasına karşın yavaşlamamış kalan tüm kuvvetini ayaklarına aktarmıştı. Sivri kayaların arasına varmasına üç metre kala, onu yaralayan atlı, Türkmenlerin karanlıkta yankılanan zafer nidalarının arasından geri gelmişti. Dörtnala sürdüğü atıyla ona yaklaşırken ateş etmeye devam ediyordu. Son bir hamleyle kendini iki kayanın ortasına attı. Kurşunlar peşinden sivri kayalara çarpsa da ona isabet etmemişti. Atlı kayaların arasında ki karanlığa dalan cübbelinin peşine doğru sürdü atını ama tam onu vurmak için nişan aldığı sırada birden görünmez güçlerin tesiriyle at, boynu kırılmış halde yuvarlanarak binicisinin bayılmasına sebep olacak düşüşü yaşamıştı.
Vücudunun yarısı kan içinde kalmış genç, hızlı ve kısa aralıklarla nefes alıp veriyordu. Kampın ışıkları arasında on kadar atlının dörtnala ona doğru geldiklerini görebiliyordu. Fakat pek fazla kuvveti kalmamıştı. Yavaşça, kendini attığı yerden doğrularak deliğin önüne geldi. Bu anlarda hiçbir şeyin önemi yoktu. Ne kaybettiği kanın, ne etrafında uçuşan mermilerin ne de anahtarı kullandığında kapının açılmama ihtimalinin. Tek önemli olan, bu kadim görevi bitirmekti. Kolu güçlükle kalkıyordu. Görüşü bozulmuş, artık ortam daha da karanlık geliyordu ona. Damarlarında ki son kanında verdiği güçle kaldırabildiği anahtarı, sanki birini hançerliyormuş gibi deliğe soktu. Farkına vardığı anahtar ağır malzemeden yapıldığı için tek eliyle çeviremezdi. Bu yüzden iki eliyle çevirmek zorunda kaldığı için hissettiği kolunun acısıyla bağırarak anahtarı çevirdi. Anahtar itme kuvvetiyle yuvasında çeyrek tur döndüğünde gencin mutluluğu her şeye meydan okuyor gibiydi. Hatta bu esnada sırtına isabet eden iki kurşun bile onu endişelendirmiyordu. Artık görevi tamamlamış kapı açılmıştı. Ölümü kucaklamak konusunda acele ederek son nefesini verdi.
Cansız bedeni bozkırın zeminine düşerken, anahtar dönmeye devam etti. Tam tur attığında atlılar artık tamda geçidin önünde duruyor, düşmanın cansız bedenine bakarak havaya ateş edip, zafer nidaları atıyorlardı. Fakat bu sevinçleri dağın derinlerinden gelen gürlemeyle kesildi. Uğultular ve iniltilerin korkunç gürültüleri arasında dağ sanki bir deprem oluyormuş gibi sarsılmaya, atlıları kaçırarak eteklerindeki iki sivri kayanın arasından başlayarak yarısına kadar açılmaya başlamıştı. Açılan yarıktan geceden daha derin bir karanlık, gri yeşilimsi bir renkle karışarak dışarı sızmaya başladı. Temas ettiği her şey basit bir hayatın yitip gitmesi gibi solarak yok oluyordu. Karanlık dumanın ardında ise binlerce beden, nizami sırada yerleştirilmiş lahdi andıran mermer yataklardan homurtularla kalkmaya başlamıştı. Dehşet, yeni bin yılın ilk gecesinde insanlığın hükmü için serbest kalmıştı. İnsanlar dehşetin soluğu yüzlerine vurduğunda, nasıl olup ta bu duruma geldiklerini soracaklardı. Oysa cevap gelecekte ya da o anda değildi. Geçmişim gizemleri tüm cevaplarının bekçiliğini yapıyor olacaktı.

SON GEMİHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin