Aziz Berlitz'in Taşı - Bölüm 1
Aziz Berlitz'in manastırında çocuklar henüz on beş yaşındayken rahip ve rahibe adayı oluyorlardı. O yılki törene katılacaklar sadece sekiz erkek ve on kız çocuğuydu. Başrahip o yılki doğumların azlığından söz ederken üzüntülüydü. Erkek ve kız çocuklarını çoğu manastırda büyümüşlerdi, anneleri ve babaları Aziz Berlitz'in topraklarında çalışıyordu. Burada yalnızca rahip ve rahibeler değil, yemiş toplayıcılar, avcılar, her türlü zanaatçı, ayrıca doğum ve sağlık isçileri vardı. Kabil olduğu kadar çok çocuk dünyaya getirmek, güçlü ve sağlıklı birer insan olarak yetiştirmek hepsini ortak göreviydi. Büyük Yıkım'dan beri şurada burada pek az insan grupları vardı, başrahip ise, bunların atalarının Büyük Yıkım'ın sonrasında hayatta kalan biricik insanlar olduklarını tahmin ediyordu.
Hiç kimse, hatta çok okumuş bir kişi olan başrahiple Bilgeler Kurulu bile o zamanlar ne olup bittiğini bilmiyordu. Bazıları, önceki insanların korkunç silahları olduğunu ve karşılıklı olarak birbirlerini yok ettiklerini tahmin ediyorlardı. Ancak bu sanı, Bilgeler Kurulu'nca fazla bir rağbet görmüyordu. İnsanlar böylesine dehşet verici silahları hayallerinde canlandıramıyorlardı. Üstüne üstlük, bilgi birikimine bakılırsa, eski zamanların insanları mutlu olmuşlar ve bir bolluk dünyasında yaşamışlardı. Öyle olunca da niçin savaşacaklardı? Öylesi mantıksızdı ve hiçbir anlam taşımıyordu. Bu nedenle de Bilgeler Kurulu'nda bilinmeyen bir hastalık salgınının insanlığı kırıp geçirmiş olması olasılığı tartışılıyordu. Ama bu teoriden vazgeçmekte gecikilmedi. Çünkü Büyük Yıkım'dan sonraki ilk atalar kuşağını dilinde dolaşan söylentilerle çelişiyordu. Büyük Yıkım sonrasındaki ilk üç erkek ve kadın ata, felaketin huzur dolu bir akşam patlak verdiğini çocuklarına anlatmışlardı. Bu anlatılar tartışılmazdı. Ataların oğulları tarafından yazılmış İlk Ataların Kutsal Kitabı'nda yer alıyorlardı. Aziz Berlitz'in manastırındaki bütün çocuklar Büyük Yıkımın Şarkısı'nı biliyordu. Başrahip her yıl anıların o acılı gecesinde bu şarkıyı söylüyordu. Ataların birinden kalan biricik yazıydı bu :
"12 Temmuz 1984'te Ren kıyısındaki Basel'de doğan ben Erich Skaja, karım ve dostlarım Ulrich Dopatka ve Johannes Fiebag ve de bu kişilerin eşleri ve ilerinden birinin kızı Silvia'yla, Bern çevresindeki bir dağ turunda bulunuyordum.
Saat akşamın altısı geçtiğinden birinin Jungfrau adındaki dağdan inişimizi kısa kestik ve Jungfrau demiryolunun tünellerinden yararlandık. Jungfrau adındaki dağın doruğundaki bazı inşaat çalışmaları nedeniyle o sırada ovaya hiç bir tren inmiyordu.
Birden yer sarsıldı ve granit tavanın bazı bölümleri rayların üstüne gürültüyle yuvarlandı. Tabii, çok korktum, jeolog olan Johannes de bizi kayanın içindeki oyuğun içine çekti. Belanın son bulduğunu inandığımız sırada, gök gürültüsünü andıran korkunç bir ses duyuldu. Altımızdaki yer sanki yüzmeye başlamıştı. Bir yandan da hiçbir fırtına esnasında duymadığımız dehşet verici gümbürtüler kulağımıza geliyordu. Otuz metre ilerimizde tünelin alt duvarı çöküverdi. Ondan sonra yine sessizlik egemen oldu.
Johannes belki de bir yanardağın püskürdüğün, ki bu bölge için olası değildi, ya da bir deprem olduğunu söyledi. Tünelin üst çıkışına ulaşmak için tırmanmak zorundaydık.
Bu çıkışa bir metre kala gürültü başladı. Doğanın bu kuduruşunu betimlemek için hiçbir kelime aklıma gelmiyor. Rüzgar önce tünelin ağzına kar ve buz kütleleri savurdu. Bunları, ağaçlar, kayalar ve aşağıdaki vadide bulunan otellerin çatıları izledi. Bizden önce hiçbir insanın duyamadığı çatırtılara ve patlamalara tanık oluyorduk. Rüzgar uluyor ve kuduruyor, cıyaklıyor, bar bar bağırıyordu. Her şey havalanıyor, belki bin metre yükseldikten sonra aşağı savruluyordu. Dünya sarsılıyor, doğa isyanını haykırıyordu. Granit kaya duvarları karton gibi üst üste yığılıyorlardı. Sırf aşağı bölümü tıkanan bir yeraltı galerisinde bulunduğumuz için, fırtınanın canavarı canımızı bağışlamıştı. Ulu Tanrı'ya şükürler olsun.
Rüzgarların vahşeti otuz yedi saat sürdü. Artık kuvvetimiz tükenmişti. Kayıtsız halde birbirimize sokularak oyuğumuzun içinde bekleşiyorduk. Dağ üzerimize çökse neredeyse sevinecektik. Neler çektiğimizi kimse tahmin edemez.
Arkasından su geldi. Rüzgarların uğultusuyla şamatasının arasında, suların coşkunluğuyla gümbürtüsü duyulmaya başlamıştı. Okyanus üzerimize boşalmıştı sanki. Dev çağlayanlar köpürüyor ve fokurduyor, kaya duvarlarını dövüyordu. Aynen deniz kıyılarındaki med zamanlarında olduğu gibi; dağ gibi dalgalar birbirinin üzerine devriliyor, vadiye boşanıyor, güçlü burgaçlar oluşturarak tüm hayvanları derinlere sürüklüyordu. Dünyanın tüm suları sanki birleşip birlikte akmaya başlamışlardı. Daha fazla yaşamak istemiyor, korkumuzu ciğerlerimiz yırtarcasına haykırıyorduk.
Su sekiz saat boyunca kudurdu, ondan sonra rüzgarlar dindi, uğultular veiniltiler zayıfladı, arkasından da tüm dünya sustu. Çektiğimiz azaptan yitik durumdaydık, acıdan ağızımızı açacak durumda değildik. Uzun bir zaman bakışmamızdan sonra Johannes; dört ayak üstünde, tünelin üst ağzında kalmış küçük açıklığa doğru süründü. Birden onun hıçkırdığının duyunca, bitkin halde kendimi ona doğru çektim. Gördüğüm manzara karşısında dilim tutuldu. Arkasından hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Dünyamız artık yoktu çünkü.
Bütün dağların dorukları dev bir törpüyle yontulmuş gibi yok olmuştu. Hiçbir yerde buz ve kar kalmamıştı. Bütün yeşil de kaybolmuştu. Nemli kaya duvarları ölgün bir kahverengimsi ışığın içinde ışıldıyordu. Güneş fark edilmiyordu. Eskiden Grindewald kaplıcalarının bulunduğu vadi ise bir göl olmuştu.
Bütün bunlar İsa'dan sonra 2016 yılında oluyordu. Büyük Yıkım'ı yaşayan insanların arasında, yalnız bizim mi hayatta kaldığımızı bilmiyoruz. Neyin olup bittiğini de bilmiyoruz. Ulu Tanrı yardımcımız olsun! "
Sekiz erkek ve on kız çocuğu Büyük Yıkımın Şarkısı'nı huşu içinde dinlediler. Başrahip III.Ulrich güçlü ve tannan sesiyle anlatısını tamamlamıştı. Kısa bir aradan sonra rahip ve rahibe adaylarına döndü.
