İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
Ali Rahmet Kanlıca'daki yalısından İstanbul'u seyre dalmıştı.
Buradaki huzuru başka yerde bulamıyordu.
Gökyüzünün sonsuzluğu, denizin eşsiz mavisi...
Evinin balkonunda oturmuş, kahvesini yudumluyordu. Diğer yandan da bu manzaranın derinliğine dalmış birkaç şiir karalıyordu siyah kaplı defterine.
Koca evde bir Ali Rahmet birde peşini bırakmayan yalnızlığı vardı. Yalnızlık onun kaderiydi bunu anlamıştı. Bir an içinden geçirdi :
"Yalnızlığı sevdiğim için mi kaderim böyle şekillendi, yoksa kaderim böyle olduğu için mi yalnızlığı sevdim?"
Yalnızlığı seviyordu. Çünkü insanlardan soğumuştu. İnsanlara olan inancını yitirmişti yıllar önce.
Sabahattin Ali'nin şu sözü sanki onu anlatıyordu :
"Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanma kudreti bırakmamıştı.
Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi."
Ali Rahmet Hünkar'ın sevdasının yalan olduğunu düşünüyordu.
İnsan bir kere bir yalana inandı mı, bütün doğruları sorgulamak zorunda kalıyor. Bu yüzden kimseye güvenememiş, hayatına da kimseyi almamıştı. Zaten Ali Rahmet yüreğindeki sevdasına ihanet edemezdi ki. Gönlünde Hünkar varken başkasını kalbine nasıl alabilirdi ki?
Derinlerinde bin hasretle sakınıp koruduğu sevdası...
Onun varlığı bazı zamanlar yüreğini acıtsa da bazı zamanlarda o sevdanın onu beslediğini, hayata bağladığını düşünüyordu.
O yüreğinde gün be gün büyüttüğü sevdasına öylesine bağlıydı ki. Kimi zaman hasret rüzgarlarına kapılıp kederlensede onun varlığından şikayet etmiyordu.
Bu sevdanın vuslatından ziyade hasretini sevmişti.
Gözü bir an bahçedeki güllere takıldı. Bugün onları sulamayı unuttuğunu hatırladı. Bahçedeki gülleri hep Ali Rahmet kendi elleriyle sulardı, asla başkasına bırakmazdı. Güllerin onun kalbindeki yeri başkaydı. Belkide her gün suladığı sevdasıydı. Güller onun için sevgilisinin timsaliydi belkide.
Bahçeye inip gülleri sularken âdete mest oluyordu güllerin baş döndüren kokusuyla. Hünkar canlanıyordu sanki gözünde. Oda tıpkı böyle kokardı.
Hünkar güldüğünde güller açılıyordu Ali Rahmet'in yüreğinde.
Nasıl da hasret kalmıştı şimdi o gül yüzüne.
Hünkar'ın yokluğunda şarkılara, şiirlere, gökyüzüne sığınıyordu.
Onun gözlerine, ellerine, kollarına sığınmak varken neden yokluğuna sarılmak zorundaydı ki?
Onun o zümrüt yeşili gözlerini arıyordu.
Gözlerinin yeşil serinliğine dalmayalı ne kadar zaman olmuştu?
Kaderin onları neden bu noktaya getirdiğini sorgulayıp duruyordu.
Gülleri sulamayı bitirdikten sonra odasına çıktı, yine hasreti bastırmıştı. Kurtulamıyordu bu bitmek tükenmek bilmeyen özleminden.
Hünkarla olan birkaç solmuş resmini çıkarıp baktı.
Uzun uzun baktı.
Görmeyince bu göz katlanır mı gönül?
Uzak olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu ki. Yüreğinde Hünkar varken nereye gitse onu götürüyordu zaten. Dünya'nın öbür ucuna da gitse Hünkar onunlaydı.
Neden kaçıyordu ki? Bu kaçışı ne kadar sürdürebilirdi daha. Kendinden daha ne kadar kaçabilirdi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Mona Roza🌹
RomanceYüreğindeki sevdalarıyla kaderin savurduğu iki yaralı yürek... #BirZamanlarÇukurova #HünkarYaman #AliRahmetFekeli #KeremAlışık #VahidePerçin
