“Keşke insanlar sözlerini içebilseydi…
Bir bardak su içer gibi…
Bir fincan kahveyi yudumlar gibi…
Bir defa da kendi söylediklerini tatsalardı.
Belki o zaman fark ederlerdi bazı kelimelerin ne kadar acı geldiğini.
Belki o zaman 'hiç gitmem' demenin, 'hep yanındayım' demenin ne kadar boğucu olduğunu… boğazda düğüm düğüm kaldığını…
Anlarlardı.
Ben hâlâ o sözleri taşıyorum içimde.
Boğazımda değil sadece… midemde, kalbimde, aklımda…
Yutamadım.
Sindiremedim.
Kimi zaman gecenin ortasında uyanıyorum, biri içimden “gitmeyeceğim” diyor.
Ama herkes gitti.
Ve gidenler giderken hiçbir şey almıyorlar yanında, bir tek sözlerini bırakıyorlar geride.
Tutmadıkları sözleri.
Biliyor musun?
Ben hep inandım.
Ben hep bekledim.
Bir cümleye sığdırılmış mutluluğa, bir kelimeye yüklenmiş sadakate…
Ben hep birine ‘söz verdiyse yapar’ diye güvendim.
Oysa kimse söylediklerinin sorumluluğunu almıyor artık.
Söz vermek kolay, çünkü tutmak gibi bir niyetleri yok.
Keşke insanlar, o koca cümlelerini yutmak zorunda kalsaydı…
“Ben sana bir ömürlük geldim.”
Yut bakalım o sözü, yakar mı içini?
Senin için sadece bir anlıksa, benim içimi neden hâlâ yakıyor?
Söylemek kolay.
Ağızdan bir hevesle çıkan harfleri geri almak mümkün değil.
Ama ben o harflerin her birini içimde taşıyorum.
Onlar gittikten sonra bile içimde yaşamaya devam ediyorlar.
Çünkü sözler, sahipleri gidince ölmüyor.
Sadece kime ait olduklarını unutuyorlar.
Ama ben unutmuyorum.
Keşke insanlar sözlerini içebilseydi…
O zaman belki benim gibi midelerinde acıyla kıvranırlar, kalplerinde çırılçıplak kalırlar, kelimelerle değil, hissettirdikleriyle yüzleşirlerdi.
Ama onlar kolay olanı seçtiler.
Söyleyip gittiler.
Ben ise o sözlerin gölgesinde kaldım.
Ve gölgeler bile bazen insanı üşütür.
Ama bunu en çok, söz verip gidenler bilemez.”