Nilgün oğlunun yüzünü incelemeye devam ediyordu her ne kadar göz göze gelmemek için çabaladığını görse de. “Selin geldi yanıma,” dedi. “Göktan’la konuşmuşsun.”
“Ee?” dedi Onur umursamazca. “Kiminle konuşacağıma da mı karışıyorsun artık? Pardon, zaten karıştığın için bu haldeydik, değil mi?”
Nilgün uzun kırmızı ojeli tırnaklarını masaya vurdu. “Bana öfkeli olman yaşananları değiştirmeyecek,” dedi soğukkanlı bir sesle. “Ne konuştun onunla?” Onur’un kahverengi gözlerine dağılan öfkenin ayak izleri bir alev gibi yanıyordu. Başını kaldırıp annesinin gözlerinin içine baktığında hiçbir duygu kırıntısı görmemek onun için bir sürpriz değildi.
“Seni ilgilendirmez,” dedi.
“O kızın etrafında olan herkes ve her şey beni ilgilendirir, oğlum,” Nilgün’ün bakışlarının aksine sesindeki nefret duyulur düzeydeydi. “Onu hayatımı mahvettiğine pişman edeceğim, “
Onur başını iki yana salladı. “Ayça’nın değil saçının teline, nefes aldığı bir hava molekülüne bile zarar verirsen asıl ben seni pişman ederim,” Sesi kararlıydı. “Kendi hayatını sen mahvetmiş olabilir misin, anne?” diye sordu iğneleyici bir sesle. “Babamı aldatarak, bizi terk ederek, o çok sevdiğin iş adamı sevgilini dolandırıp tüm mallarına konarak, biricik kızın hastanedeyken bile gelip burada intikam peşinde koşarak… Tüm bunlar senin eserin olabilir mi?”
“Belki,” diye mırıldandı Nilgün. “Ama bu çok sevgili eski eşini haklı çıkarmaz, öyle değil mi? Göktan’la ne konuştuğunuzu söyle, yoksa olacak bazı şeyler hiç hoşuna gitmeyecek.”
“Hoşuma gidecek ne yapıyorsun ki?” diye sordu. “Ayça’nın yanından ayrılmamasını söyledim, senin şeytanlıklarından korusun dedim. Tıpkı bir dua gibi değil mi? Öyle büyük bir şeytansın ki senden korunmak için ilahi güçlere sığınıyorum.”
Nilgün’ün dudakları kıvrılırken oğluna acırcasına bakıyordu. “Bu kadar çabuk mu pes ettin? Hiç benim oğlum gibi değilsin.”
Onur kahkaha atarak karşılık verdi. “Ve buna her gün şükrediyorum,”