Bazı anlar vardır, yaşarken değil, geçtikten sonra anlayabilirsin kıymetini. Sanki sahne ışıkları söndüğünde, müzik sustuğunda fark edersin ne yaşadığını. Ben seni öyle sevdim. Anladığımda çok geçti belki… ama öyle içime işledi ki bu hikâye, şimdi her şey kaderle yapılmış son bir dans gibi geliyor bana. Seninle geçirdiğim zamanları düşündükçe, hayata karşı dimdik yürüyen hâlimin, sana her yaklaştığımda nasıl da dizlerinin önünde çöktüğünü fark ediyorum. Çünkü bazen aşk, bir zafer değil; bir teslimiyettir. Ve ben, kendimi sana adarken galip değil, gönüllü bir kaybedendim. Seninle olmak, hayatın bütün kavgalarına son bir kez göz göze gelmek gibiydi. Sanki bir daha olmayacakmış gibi. Sanki bu dans, bu temas, bu bakış… en sonuymuş gibi. Belki farkında değildin ama ben her dokunuşunda biraz daha veda ediyordum içimden. Her gülüşün, bir ağıt gibiydi ruhuma. Kalbim çarpmıyordu sadece… haykırıyordu. Ama sen duymadın. Çünkü sen o sırada sadece dans ediyordun. Benimse ayaklarım titriyordu. Kalbim ağlıyordu. Ben o anda, kaderle hesaplaşıyordum. “Bu son mu?” diyordum kendime. “Bir daha bu kadar hissedebilir miyim?” diyordum. Cevap yoktu… ama içimde bir şeyler susmak bilmiyordu. Ve sonra… ışıklar söndü. Sahne kapandı. Geriye sadece içimde kalan o tek cümle kaldı: Sanki kaderle son dansımı ettim. Geriye dönüp bakınca, elimde hiçbir şey kalmamış gibi. Ne fotoğraf, ne ses kaydı, ne bir mektup… Ama her şey zihnimde, kalbimde. Seninle yaşadığım her şey, hayatla ettiğim son dans gibi. Ağır ağır, ince ince işlenmiş bir veda. Şimdi yalnızım belki ama eksik değilim. Çünkü bir şeyi gerçekten yaşadıysan, onun sende bıraktığı iz, bir daha hiçbir şeyin yerini dolduramayacağı kadar derindir. Sen gittin, hikâye bitti, müzik sustu… ama ben hâlâ içimde o son dansı taşıyorum. Belki de bu yüzden hâlâ ayaktayım.