Zihin, bazen kendi duvarlarını ören sessiz bir mimar gibi. İçeride yankılanan o bitmek bilmeyen uğultu, dışarıdaki dünyanın gürültüsünü bastırıyor. Henüz yolun başındayken, neden her adımda bir sonun gölgesi düşüyor önüme? Bir hayatın içine hapsolmuşken, aslında hiç gelmemiş bir geleceğin yasını tutmak neden bu kadar ağır? İnsan, daha hiç yaşamadan, nasıl olur da bu kadar çok son düşünür?
Bazen kendimi, başkalarının sahnede unuttuğu bir kostümün içinde, bana hiç ait olmayan replikleri tekrarlarken buluyorum. Perde hiç kapanmıyor, ama sahne benim değil. Kendi içimdeki o uçsuz bucaksız denize uyanmak isterken, her sabah daha dar koridorlarda yürümeye mecbur bırakılmak ruhu her gün biraz daha eksiltiyor. Kendine dahi yabancılaşan bir ruhun, başkalarına aşina görünmeye çalışması ne büyük bir yorgunluk... İnsanın gerçek evi kendi bedeni değilse, nereye gidebilir ki?
Yorgun bakışların arkasında saklanan o bitkinliği görüyorum her yerde. Sanki hepimiz, bir yerlerde yanlış bir trene binmişiz de, doğru istasyonu çoktan geçmişiz gibi. Bu tek seferlik yolculukta, neden kendi rüzgarımızı estiremiyoruz? Neden gökyüzü bu kadar genişken, bizim payımıza düşen hep bu dar pencereler?
Şimdi sadece bir kağıdın beyazlığına sığınıyorum. Kelimeler, bu ağır havayı dağıtmaya yetmiyor belki ama en azından bir "iz" bırakıyor. Bir gün, tüm bu mecburiyetler ve o ağır sis bulutu dağıldığında; geriye sadece o sessizce beklediğim sabahın berraklığı kalacak. O vakit gelene kadar, bu gri koridorlarda kendi gölgemle sessizce yürümeye devam edeceğim.