Adam ve kadın, birbirlerini yıllardır tanıyorlardı ama her gün yeniden keşfediyorlardı. Sevgi onlar için bir “olmazsa olmaz” değil, bir “var olma şekli”ydi. Bir sabah, şehir sisliydi ama güneş ufukta görünüyordu. Adam kadının elini tuttu ve sessizce yürüdüler. Hiç konuşmadan ama her adımda birbirlerini hissettiler.
Kadın, adamın omzuna yaslandı. “Biliyor musun,” dedi, “sevgi bazen sadece yan yana durmak demek, konuşmak değil.”
Adam gülümsedi. “Bazen de konuşmak demek, dinlemeye hazır olmak demektir. Ama en çok, sessizliği paylaşabilmek.”
Gün boyunca şehri dolaştılar. Sokaklar eskiydi, caddeler kalabalık, insanlar telaşlıydı. Ama ikisi kendi zamanlarını yaşıyordu. Bazen el sıkışıp ayrılıyor, bazen yan yana oturup gülümsüyorlardı. Bir bankta oturduklarında kadın dedi ki:
“Bazen kaybolmak gerekir, ama kaybolduğunda bile birinin seni beklediğini bilmek huzur verir.”
Adam başını salladı. “Ve bazen sevmek, birinin eksikliklerini doldurmaya çalışmak değil, sadece yanında olmaktır.”
Akşam geldiğinde güneş yavaşça batıyordu. Ama gökyüzünde kızıl ve altın renkler birbirine karışmıştı. Adam kadının saçlarını rüzgârda düzeltti ve dedi ki:
“Sevgi bazen gelecekten korkmamaktır. Ve bazen geçmişi bırakmaktır. Ama en çok, şu anı paylaşabilmektir.”
Kadın derin bir nefes aldı ve gülümsedi. “O zaman yanımda kaldığın sürece, her an güneşi hissedebileceğim.”
Ve o gün, şehir yine telaşlıydı ama ikisi kendi küçük evrenlerinde yürüyordu. Sevgi bir yük değil, bir ışık olmuştu; birbirlerinin karanlığında kaybolmadan, birlikte yol almayı öğrenmişlerdi.