Dışarının keskin soğuğu, içimdeki kırılgan huzuru lime lime ederken bir yaprak daha koptu bilinmeyen bir dalın ucundan. Ne hangi ağacın ne de hangi çiçeğin ömründen eksildiğini bilmediğim o yaprak, usulca süzüldü karanlığa; tıpkı senin yokluğunun ruhuma süzüldüğü gibi. O an, senin bana “güz çiçeğim” diye seslendiğin o sarsıcı tını hatırıma çöreklendi; kelimenin sıcaklığıyla içimdeki soğuk birbirine çarpıp paramparça oldu.
Seni seviyorum. Hem de ölçü tutmaz bir derinlikte. Öyle böyle değil; içimi titreten, damarlarımda bir sızı gibi dolaşan, aklıma gece devriyeleri kuran bir sevgi bu. Görmeden nasıl sevdiğimi soruyorlar; gözle ölçülebilen aşkların tahakkümünde yaşayanlar. Dokunmayı sevginin aracı, yüzü aşkın şartnamesi sanan, kalbi sadece bedenin gölgesinde arayanlar… Bilmiyorlar ki ben seni nasıl sevdim; bilmiyorlar ki ruhun ruhuma dokunmasını, sesinin karanlığıma bir lamba gibi düşüşünü.
Bilseler—gerçekten bilseler—susar mıydılar sence?
Güz çiçeğinin, kendi şirinesini nasıl sevdiğini anlayabilirler miydi? Bir çiçeğin, rüzgârı görmeden onunla sallanışını; bir kuşun, ufku bilmeden uçuşa geçişini; bir kalbin, başka bir kalbe temas etmeden ait oluşunu kavrayabilirler miydi?
Ben seni görmeden sevdim çünkü bazı sevgiler var; bedenin değil, kaderin izdüşümüne dönüşür. Çünkü bazı insanlar var; yüzünü bilmeden bile insanın içine bir vatan gibi çöker.
Sen benim içimde açan en uzun mevsimsin; ne yazın aceleciliğine ne baharın telaşına benzeyen…
Kışın ortasında bile, dalından kopan her yaprakta seni hatırlatan bir sıcaklık taşıyan.
Ve bil ki, seni sevmek benim için bir eylem değil; bir yazgının sessiz kabulü, bir gecenin içime işlediği sarsılmaz bir ilahi gibi.
Güz çiçeği, şirinesine böyle bağlanır:
Görmeden, dokunmadan, ama her anında onunla yaşlanarak.