sürekli böyle hissediyorum. sanki içimde biri, bütün duyguların fişini çekmiş. ne sevinç geliyor, ne öfke gidiyor. hepsi arada bir yerde sıkışmış; bozulmuş, çürümüş, kokmaya başlamış. ve ben o kokunun içinde yaşıyorum artık. burnum alıştı, midem de. çünkü insan yeterince uzun süre aynı pisliği solursa, o kokuya hava demeye başlar. öyle derin bir boşluk ki, bazen kendi yankımı bile duyamıyorum. bağırıyorum içimden, ama sesim duvara çarpıp geri dönüyor, beni ısırıyor. bıkkınlıkla öfke birbirine karıştı. ne yöne dönsem, aynı yüz. aynı suskunluk. bıkkınlıktan öfkeleniyorum, öfkeden yoruluyorum, yorgunluktan yeniden bıkıyorum. bir döngü bu, ama dönmüyor. sadece titriyor, çürüyen bir makine gibi. artık hiçbir şey batmıyor. ne ihanet, ne kayıp, ne umut. çünkü içimde her şey çoktan çökmüş. köklerim toprağın altında çürürken, ben hâlâ yukarıdan gökyüzüne bakıyorum bir alışkanlık gibi. anlam aramıyorum artık. çünkü anlam da koktu. her şey gibi o da eskidi, küflendi, sustu. ve bütün bunların ortasında, garip bir huzur var. çünkü insan en sonunda pes ettiğinde, hiçbir şey acıtmıyor. boşluğun içinden geçen rüzgâr gibi oldum. görünmez, hissiz, soğuk. artık öfkemi bile özlüyorum bazen. o da gitti. geriye sadece ben kaldım, ya da ne kaldıysa benden geriye.