Üç gün geçmişti aradan. Bukre, sürekli ders çalışıyor, arada bir Selim'le telefonda konuşuyordu. Bu üç günde Ne haber? Nasılsın? türünden birkaç mesaj geldi Cem'den. Telefonuna her düşen mesajda heyecanlanıyordu ama... Yine de içeriksiz, kısa cevaplar yazıyordu karşılık olarak. Artık sıkılmaya başlamıştı bu durumdan. Önünde kazanması gereken bir üniversite sınavı ve çözmesi gereken onlarca test dururken, kafasının bir yanının hep Cem'de olması sıkıyordu canını. Selim'in de işleri yoğundu şu sıralar. Ya babasına yardım ediyor, ya da nadir de olsa çıkan rehberlik işlerine gidiyordu. Kalan zamanını ise kitaplarını okuyarak değerlendiriyordu. Bukre'nin ayrılık acısını atlattığını düşünüyordu artık. Zaten böyle düşünmese, her şeyi bir kenara bırakır ve Bukre'nin yanında olurdu.
Annesinin en sevdiği şey, ders çalışırken kızına hizmet etmekti. Ona devamlı çay ve sevdiği yiyecekleri taşırdı. Sessizce yapardı tüm bunları. Kendisi gibi eşinin ve Uygar'ın da sessiz olmasını isterdi kızı ders çalışırken... Tek derdi kızının iyi bir okul kazanmasıydı. Babası ise tüm emekliler gibi gazetelerin bulmacalarını sessizce çözer, akşamüstü kahveye uğrar, cuma namazlarını kaçırmaz, saat gece yarısını göstermeden uyurdu.
Bu monoton süreç ağır ağır işlerken, hafta sonunun yaklaştığını fark etmemişti Bukre. Aynı dakika içinde, aynı şeyi soran iki mesaj aldı: Hafta sonu ne yapıyorsun? Bu mesajlar ona hafta sonunun geldiğini hatırlatmıştı. Mesajlardan biri Cem'den, diğeri Selim'dendi. Her ikisine de hafta sonunu en iyi şekilde değerlendirmek istediğini yazdı. Daha sonra konuşup bir plan yaptılar.
***
Cumartesi sabahı erkenden buluştular. Arada geçen, birbirlerini görmedikleri süre içinde hiçbir eksilme olmadan kaldıkları yerden devam ettiler keyifli birlikteliklerine.
Su parkına gittiler. Havaların birdenbire ısınması, onları bu plana itmişti. Kendilerini parkın insanı peşinden sürükleyen eğlencesine bıraktılar. Park içindeki çeşitli aktiviteler, işe yaramıştı. Uzun zamandır hiç bu kadar eğlenmemişlerdi. Öğlene kadar durmadan su kaydıraklarından kaydılar. Çocuklar gibi neşe içindeydiler. Parkın hafta sonu kalabalığına karışarak, çılgın kahkahalar eşliğinde adeta kendilerinden geçtiler. Böyle bir deşarja ihtiyaçları vardı.
Cem'in Bukre'ye olan ilgisi giderek daha fazla belli ediyordu kendini. Bukre, bu durumdan hiç şikâyetçi değildi. Bilakis hoşuna gitmeye başlamıştı. Su oyunlarında Cem tarafından korunup kollanmak ruhunu okşuyor ve Cem'e olan güvenini artırıyordu gizliden. Oyunlarda da olsa sahip çıkılmak, bir eksiğinin tamamlanması gibi bir duygu oluşturuyordu onda. Aralarında sanki yıkılmayacakmış gibi görünen bir güven duvarı yükseliyordu sessizce.
Bir ara havuzdan çıkmasına yardım etmek için elini uzattı Cem. "Hadi, artık bir şeyler yiyelim. Kurt gibi acıktım!" dedi. Bukre de elini uzattı. O an, ellerinin birbirine dokunmasıyla, içinde oluşan elektriğin, kendisini bu kadar etkileyebileceği aklının ucundan bile geçmezdi Bukre'nin... İki insanın eli birbirine dokunduğunda nerde görülmüştü bir yüreğin bu kadar kıpırdanabileceği? Oluyordu işte. Çekemedi elini Cem'in elinden. Sanki görünmez bir bağ, sımsıkı kenetlemişti ellerini. Gitarın tellerine basmaktan nasırlaşmış parmak uçlarını, buna rağmen avuçlarındaki yumuşaklığı, sıcaklığı, onu içine çeken her şeyi hissediyordu. Sanki eli evini bulmuştu. Yuva gibiydi avuçları. Ömrü boyunca arayıp durduğu yuva...
Havuzun merdivenlerinden, Cem'in yardımıyla çıkarken, öne doğru eğilmiş olduğu için, yüzüne düşen ıslak saçlarının kirli sakallarının arasına karışmış hali ve o saçların arasından iki yıldız gibi parlayan gözleri, onu adeta büyülemişti. Duraksadı. Cem'in gözlerine dalgın dalgın baktı. "İyi misin?" diye sordu Cem, gülümseyerek. Hiçbir yanıt vermedi Bukre. Efsunlanmış gibiydi sanki. Güneş yüzüne vurdukça, daha bir güzelleşiyordu Cem'in gözleri. O parıltıdan kaçmak istedikçe, o parıltıya esir oluyordu insan.
