İlk ışık parçalandı.
Parçalar etrafa saçıldı.
Saçılan parçalar benlik kazandı.
Ve ilk tanrılar doğdu.
İlk tanrılar savaşı öğrendiğinde,
Güneşin doğurduğu tiamat yıkıldı.
İlk tanrılar üzüntüyü öğrendiğinde,
İlk yas evrenin öteki ucundan duyuldu.
Ve i...
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
İhtişamlıydı. Gökyüzündeki bulutların üzerinde durduğunda gördüğü manzaranın tek tanımıydı ihtişam. Mavi, pembe ve beyazın karıştığı gökyüzünde ışık kendi krallığını kurmuştu. Gökyüzü uçsuz bucaksız önünde uzanıyordu. Durduğu yerden görebildiği tek yapı uzun bir kayalıktı. Bulutları geçmiş ve kendi özerliğini ilan etmiş gibiydi. Üzerinde evlere benzeyen yapılar vardı. Olduğu yerden onları ayırt edemiyordu. Lakin böyle bir yere nasıl çıkıp ev yaptıklarını merak etti. Daha sonra gözlerini kendi üzerine çevirdi. Üzerinde altın renginde bir zırh vardı. Kollarını ve göğsünü çevreleyen zırh onu sıkıca sarmıştı. Zırhın örgüsü yaprak şeklindeydi ve birbirlerine ulanmışlardı. Elinde ona hiçte yabancı gelmeyen bir mızrak vardı.
Mızrağı çevreleyen desenler yukarıdan başlamış, en alt uca kadar uzanmıştı. Arkasında sürekli çırpınan iki adet kanadı vardı. Beyaz renkli kanatlarının aralarında kırmızı renkli tüyler vardı. Ara, ara mavilerde göze çarpıyordu. Kafası karıştığında kaşlarını çattı. Burada ne yapıyordu? En son neredeydi? Kimdi? Hatırlayamıyordu.
Az ileriden birisi seslendi. “Geliyorlar.”
Elindeki mızrağı biraz daha sıktı. Gökyüzünde ondan başka kimse yoktu. Ona kim seslenmişti? Hayal mi görüyordu? Çığlığa benzeyen sesler kulağına dolduğunda gözleri büyüdü. İleriden üzerine doğru gelen kuş sürüsünü gördüğünde düşünmeye vakti olmadan ileri atıldı. Bedenini kontrol etmediğini fark etti. Neler oluyordu? Kuş sürüsünün arasına girdiğinde mızrağını savurdu. Mızrak etrafında altın renginde bir ışık bırakarak ilerleyerek kuşların oluşturduğu karanlık enerjiyi deldi. Kuşların oluşturduğu bariyeri aştığında onların arkasındaki varlıkları göreceği an boşlukta savrulurcasına düşmeye başladı. Ani bir titremeyle uyandığında aldığı soluk ciğerlerine yetmiyordu. Hızla yattığı yerden doğruldu. Gözleri odasının gölgelerinde dolanırken olduğu yeri tanımaya çalışıyordu. Gerçek miydi? Her zaman gerçek olup olmadığını bilmediği bir yerde yaşıyormuş hissi giderek güçleniyordu. Rüyaları mı gerçekti yoksa her gün yaşamak zorunda olduğu dünya mı gerçekti? Bunu artık ayırt edemiyordu. Eğer her gün aynı rüyanın devamını görseydiniz onu gerçek yaşantınız sanabilirdiniz.
“Bu iyice kafayı yedi.” dedi kafasında ki ses. “Oynattı, oynattı.”
“Eyvah” diye fısıldadı kız soluklarının arasında. Uyanır uyanmaz başlamışlardı. Kafasındaki seslerin asla yorulmadığını ve sürekli olarak konuştuğuna yemin edebilirdi. Hem onlar bir tanede değillerdi. Onlar birkaç taneydiler. Kafasında yaşıyorlardı ve sürekli konuşmakla meşguldüler. Tabi ona eziyet etmedikleri zaman bu böyleydi. Genelde hep ona eziyet etmek için ağızlarını açarlardı.
“Ne diyorsun be belki gerçek.” dedi diğeri.
Genç kız kahve uzun saçlarını geriye atarak ağrımaya başlayan başını tuttu. Doktorlar onun için bir tedavi önermiyor, bunun neden kaynaklandığını bilmiyorlardı bile. Psikoloji kliniğinden ise uzak duruyordu. Onu uyuşturdukları bir hayatı istemiyordu.