24 6 44
                                        

Kahvaltımı yapmış, televizyon izliyordum. Zil çalınca yerimden doğruldum ve kapıya gittim. Kapıyı açıp da bir kargocu görünce deli gibi mutlu oldum. Hangi siparişim olduğunu aşırı merak ediyodum.

"Bigem Uraz?" diyen çocuğu "Evet, benim." diyerek yanıtladım. Sonrasında istediği kodu söyleyip kargomu aldım içeri girdim.

Koltuğun birine oturup büyük bir sevinçle paketi açtım. Takılarım gelmişti. Kutularını açtım ama çıkarmadan önce fotoğraflarını çekerek abime attım. Parasının nasıl güzel yerlere gittiğini görmeliydi.

Sonra odama çıktım ve hepsini, bu bebeklerimi sipariş ettiğim gece diğerlerini düzenleyip bunlara açtığım yere özenle koyup tekrar aşağı indim.

Telefonumu aldığımda abimin mesajıma gülen ters yüz emojisini attığını gördüm. Başı kalabalık olmalıydı, normalde ne emoji kullanmayı ne de mesaj yazmayı sevmezdi.

Biraz daha saçma sabah programları arasında gidiş geliş yaptım ama hiçbiri içimi açmıyordu. Ne kadar süre geçti bilmiyordum ama zildeki kuş tekrar ötmeye başlayınca kapıya gittim. Dağhan gelmişti. Neden tek geldiğini merak etsem de sormadım, beni alakadar etmiyordu. Beni ilgilendiren durum, abimdi.

İçeri girmiş, koltuğa otururken "Abimler nerede?" dedim.

"Söylesem söylediğim yeri bilecek misin?"

Ters bakışlar atarken abır dilerken "Neden gelmediler, anlamında sormuştum." dedim.

"İşleri var, ben de gideceğim."

"Gideceksen neden geldin?"

Bu sefer ters ters bakan oydu. "Almam gerekenler var." diyip merdivenlere yöneldi. Ben de odama çıkma bahanesiyle peşine takıldım. Durduk yere eve gelmesindeki amacı merak ediyordum. Kendi odasına gitmek yerine merdivenleri çıkmaya devam etti. Son basamağa geldiğimizde o terasa, ben de odama yöneldim.

O terasa çıkmadan ben odamın kapısını girecekmiş gibi açtım, içeri girip geri çıktım. Elimle duvardan tutup bedenimi dışarıda bıraktığım sıra Dağhan da terasın kapısını açtığı için öyle güçlü bir cereyan oldu ki arkamdaki kapı sertçe çarptı. Acı dolu büyük bir çığlık attım çünkü parmaklarım kapının arasındaydı. Kapıdan uzaklaşıp elime bakrim. Gözlerimden yaşlar süzülürken yanıma gelen Dağhan'ı bulanık görüyordum.

"Bigem, ne oldu? İyi misin?"

Bağırır gibi "Değilim!" dedim çünkü gerçekten değildim. Parmaklarım kırılmış ama kopmamış gibi hissediyordum. "Kopardın parmaklarımı! Salak!"

"Ben mi?" derken gerçekten tastiklemek ister gibiydi. Bir yandan da kolumdan tutmuş beni merdivene çekiyordu.

"Evet, sen! Ne açıyorsun terası? Bok mu var terasta? Ayrıca beni nereye çekişliyorsun"

"Lan terasla ne alakası var?"

"Başlatma terasına! Önce parmaklarımı kopardın! Şimdi de böbreklerimi deşeceksin! Bırak kolumu!"

"Ne kıymetli böbreğin var ha. Sanırsın altın süzüyor." dedi ve son basamağı inince bu sefer de mutfağa yöneldi. "Almayacağım böbreğini. Buz tutalım parmağına."

"Gerçekten salaksın sen! Kopan parmağa buz ne yapsın?"

Beni dinlemek yerine buzluktan çıkardığı donmuş nohut poşetini aldı. Öylece parmaklarıma tutacakken elimi çekip "Kırdığın yetmedi. Bir de buzla mı yakacaksın?" dediğimde cevap vermedi, çekmeceden çıkardığı havluyu elindeki nohutlara sardı ve bana uzattı.

Ben de pek uzatmadan buzu aldım, canım yanıyordu, iddialaşamayacaktım. Ama canımın acısı hâlâ geçmemişti. Parmaklarım gerçekten kırılmış olabilirdi. Buzun verdiği sızıyla daha da kötü hissediyordum.

D&BHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin