Tanrım, dedim

365 47 15
                                    

  Jimin kapıyı açtığında suratındaki ifade tam anlamıyla kırgınlıktı. Bağırmak istiyordu ama kucağımdaki oğlumuzu gördüğünde susmayı tercih etmişti. Yeosang'ı kollarımdan alıp üst kata çıktığında elimdeki tatlıyla öylece kapının önünde kalakalmıştım.

  Üst kattan inip bana bakmadan direkt mutfağa geçmişti ve onu takip ettiğimde pencerenin kenarındaki çıkıntıya küçük bedeniyle sığındığını görmüştüm.

  Minik biriydi Jimin, kollarımın arasına tam anlamıyla sığardı, yatağımızda -özellikle de hasta veya mutsuz olduğunda- küçücük bir yer kaplardı. Kendisi bunu söylemese de bu küçüklüğünden hoşlandığını güldüğü zaman yumulan çekik gözlerinden ve mayalı bir hamur misali şişen yanaklarından kesinlikle anlardınız.

  Küçük masamızın sandalyesine oturduğumda elini uzatmış ve çakmağı vermemi istemişti. Ağzını istemsizce şapırdatıp ince sigarayı dudaklarının arasına alıvermişti. Konuşmadan çakmağı uzatmış ve ona yaklaşıp sigarasıyla kendi sigaramı ateşlemiştim.

  "Ne zamandır sigara içiyorsun?"

  "Eve geç gelmeye başladığından beri, tek başıma babalık yapıyormuş gibi hissettiğimden beri."

  "Jimin ben-"

  "Boşver."

  "Özür dilerim."

  Sigaranın yarısına geldiğinde saksılardan birine bastırarak söndürmüş ve çöpe atmıştı.

  O saksılara Yeosang'dan farksız davranırdı her zaman. Sabahları koşarak çıktığımdan unuturdum su vermeyi her zaman fakat Jimin evden ne kadar erken çıkacak olursa olsun ihmal etmezdi onları. Ben sigaramı onlardan birine bastırsam kaşlarını çatar ve beni belki de yüzüncü kez bıkmadan uyarırdı. Ona ne kadar zarar verdiğimi bu şekilde anlamıştım. Onu kötü etkiliyor, aklını meşgul ediyordum. Benimle mutsuzdu.

  Yaptıklarını takip ettim. Mutfak tezgahının yanında dikelip yere bakıyorduk, eli elimin hemen yanındaydı ama tutmaktan çok korkuyordum. Sürekli öptüğüm, kokladığım, korktuğumda koşarak sığındığım eli tutmaktan öyle çok korkuyordum ki titremeye başlamıştım. Beni istememesinden, elimi sıkmamasından, baş parmağıyla elimin üstünü okşamayacağından ölesiye korkuyordum.

  Aklımda bir kötü düşünceyi yaşatıryor ve beni ihtimallerin üzüntüsüyle başbaşa bırakıyordu. Fakat bu düşüncelerin en kötüsü ya bu elini tutmak için son şansımsa olmuştu. Ellerim titremeye ve gözlerim yanmaya başladığında, yalnızca onun elini tuttuğumda hayatta kalacakmışımcasına ellerine atılmıştım. Bu aralar kurulaşan ellerine ulaştığımda gerçeklik müthiş bir sertlikle bana çarpmıştı. Yalnızca onun elini tuttuğumda hayatta kalacaktım.

  Birkaç saniye durakladı, birkaç saniye kendimi öldürmek istedim. Elimi yanardağa sokmak veya kafamı bir öğütücüde parçalamak istedim. Birkaç saniye boyunca kendimden nefret ettim. Birkaç saniye boyunca nefes alamadım, aklım durdu. Ellerimi çekmek istedim onu rahatsız etmiş olabileceğimin yarattığı cansızlıkla. Bencil bir adam olduğumdan mıdır bilmem çekemedim ellerimi ya son ise korkusuyla.

  Sonra elimi sıktı yavaşça ve yumuşakça. Korkuyordu o da ve korkusunu hissetmek korkunçtu. Korkuyu ona veren olduğunu bilmek korkunçtu.

Elini burnuma götürüp kokladım biraz. Tertemiz kokuyordu, yumuşacıktı, yuva gibiydi. Bir bebeğin annesine yüzünü sürmesi gibi yanaştım ellerine. Birkaç kez salladım başımı. Başım gitsin istedim benden, tutamadım kendimi ve ağlamaya başladım. O ise sustu sadece.

Susmasın istedim. Tüm sorunları suratıma çarpsın ve asla geçmeyecek yara izleri oluştursun istedim. Bu havasız mutfaktan tekrar Jimin'i sırtımda taşıyarak, onu güldürenin ben olduğunu bilmenin verdiği keyifle çıkmak istedim.

  Kendimi taşıyamacak gibi olduğumda dizlerimin üstüne düştüm ve sarıldım bacaklarına. Küçükken bir şeyden korkup anne babanızın bacağına saklanmaya çalışmak gibiydi. Yüzümü gömdüm bacaklarına ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Keşke, dedim. Keşke ondan alabilsem tüm bu yükü.

  "Özür dilerim."

  Başka bir şey söyleyemiyormuş gibi yalnızca bunu tekrar edip ağladım dakikalarca. Bir işe yaramacağını biliyordum fakat bunların hepsi gerçek özürlerdi. Keşke, dedim. Keşke geçmişe dönebilsem

  Hiçbir şey yapmadı bu süreçte, daha çok nefret ettim kendimden. Dizlerime de beni taşımak ağır geldiğinde ellerimi yere dayadım ve yüzümü eğdim. Yüzümü görmesin istedim, beni hic sevmemiş olsun. Bir hayalkırıklığına sebep olmamayı diledim.

  Ellerini uzun, yıpranmış saçlarımda hissettiğimde daha çok ağladım. Onun gibi sevgi dolu bir insanın sevgisini kaybedecek kadar korkunç biri miydim?

  "Affet beni."

  Cevap vermediğinde yüzümü yere kapadım, yüzündeki gerçeği görmeye hazır değildim.

  "Seni seviyorum."

  Fısıldadım yalnızca bilmesini isteyerek. Onu çok seviyordum, onu gerçekten çok seviyordum. Onu sevmeden nasıl yaşanır bilmiyordum. Onu öpmeden nasıl bir gün geçer? Onu görmeden nasıl çıkabilirim kapıdan?

  Yanıma eğilip elini sırtıma koydu. Elinin sıcaklığı sonsuza kadar orada kalsın istedim. Duyduğumdan emin olmadığımdan bir şekilde fısıldadı. Keşke duymasaydım hiçbir şeyi eğer seviyorum demeyecekse bundan sonra.

  "Kalk, lütfen."

  Omuzlarını silktim bir bebek gibi. Kalmak istemiyordum, kalkamazdım. Kalkıp ne yapacaktım ki? Kolumun altına Jimin'i alarak üçlü koltuğumuza sığınıp aptal reality showlara gülmeyecektim sonuçta. Yatağımıza girip ayaklarını ayaklarımla dürtmeyecektim.

  "Git, lütfen. Yalvarırım."

  Elini tekrar sırtıma koyacaktı fakat dokunur dokunmaz çekmişti elini. Vazgeçmişti avcunun küçük sıcaklığını benimle paylaşmaktan. Sessizce ayaklandı ve çıkıp gitti kapıdan.

  Korkunç hissediyordum. Acı içinde, yalnız. Sanki sonsuza kadar bu acıyı taşıyacaktım yanımda. O kadar ağır geldi ki kalbime bu acı yalvardım.

  Tanrım, dedim. Tanrım, lütfen benden bu acıyı al. Tanrım, lütfen tekrar sevgiyle doldur kırdığım kalbi. Tanrım, keşke şuan ölsem.

  Tanrım, dedim. Tanrım, onu çok seviyorum.

Yayımlanan bölümlerin sonuna geldiniz.

⏰ Son güncelleme: Feb 29, 2020 ⏰

Yeni bölümlerden haberdar olmak için bu hikayeyi Kütüphanenize ekleyin!

Marriage Story 'jikook'Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin