BÖLÜM 2

102 4 0
                                    

   Girişten itibaren uyarılar başlıyordu: "Yankesicilere dikkat edin", "Sessiz olunması rica edilir"... Yine de kalabalığa ve samimiyetsizliğe rağmen Kilise'den içerim adımımı atar atmaz hep aynı heyecanı duyuyordum.

   Dirseklerimle kendime yol açarak kutsal suyun bulunduğu mermer kaba ulaştım. Parmaklarımı suya daldırdım ve Meryem Ana'nın önünde saygıyla diz çökerek haç çıkardım. O anda 9mm'lik silahımın kabzasını kalçamda hissettim. Uzun zamandan beri bu gibi durumlarda silahım sorun oluyordu. Bir kiliseye böyle silahla gormek doğru bir hareket miydi? Bir süre silahımı arabanın koltuğunun altına saklamış, ama her seferinde park yerine gitmek zorunda olduğumdan vazgeçmiştim. Sonuçta Haçlılar da tapınaklarına kılıçlarıyla gormiyor muydu?

   Mumların aydınlattıgı sağ taraftaki koridorda ilrledim, üzerlerinde görevli rahiplerin hangi dilo konuştuğunu gösteren flamaların bulunduğu günah çıkarma hücrelerini geride bıraktım. Her adımda biraz daha rahatlıyor be sakinleşiyordum; kilisenin loşluğu bana huzur veriyordu.

   Duvarları, iç karartıcı kocaman tablolarla ve Azize Teressa heykelleriyle kaplı şapelleri geçtim, Hazine salonunun önündeki kuyruğa takılmadan, koro bölümünün dibine , her akşam gelip dua ederek derin düşüncelere daldığım "benim"şapelime geldim.

   Hafifçe aydınlatılmış birkaç sıra, üzerinde kalın mumların ve eşyalrın bulunduğu bir sığınak. Sağ tarafa doğru, üzerine diz çökülen küçük iskemlelerin arasına, gözlerden uzak bir yere sokuluverdim. Gözlerimi kapatır kapatmaz bir ses duydum:

   -Şunlara bak uyukluyorlar.

   Luc yanımda duruyordu; on dört yaşında, kızıl saçlı, zayıf Luc. Artık benim olduğum kilise de değil, 3. sınıf öğrencileriyle dolu bir kilisedeydik. Luc sert bir ses tonuyla devem etti:

   -Ben rahip olunca bütün cemaatim ayakta olacak. Tıpkı bir rock konserindeymiş gibi.

   Bunu yeniyetmenin küstahça tavrı beni şaşırtıyordu. O dönemde inancımı kabul edilemez bir kusur olarak yaşıyordum, çünkü diğer bütün çocuklar din eğitimini hayattaki en kötü şey olarak görüyorlardı. Ama bir oğlan açıkça bir rahip, hem de bir rock'n roll rahibi, olmak istediğini söylüyordu!

   -Adım Luc, dedi. Luc Soubeyras. Yastığının altında bir Kitab-ı Mukaddes sakladığını ve senin kadar aptal birini hiç görmediklerini söylüyorlar. Bu durumda sana şunu söylemek isterim: Aynı salaktan bor tane daha var, ben. Ellerini birleştirdi. Sonra "çak" yapmak için avucunu bana doğru uzattı.

   Ellerimizin şaklaması beni gerçeğe döndürdü. Gözlerimi kırpıştırdım, kendi kilisemdeydim. Buz gibi taş zemin, dua iskemlesi, ahşap aralıklar... Yeniden geçmişe daldım.

   İşte o gün, De-Seze'nin en ilginç kişisiyle tanıştım. Herkese tepeden bakan, alaycı, ama aynı zamanda da inancı yüksek bir laf ebesiydi. 1982-1983 eğitim yılının ilk aylarındaydık. Luc 3/B sınıfındaydı ve iki yıldan beri de Seze'deydi. Benim gibi uzun boylu ve zayıftı, coşkulu jestlerle konuşuyordu. Boyumuz ve inancımız dışında, ortak noktalarımız burada bitiyordu.

   Ben Paris'te şık bor mahallede doğmuştum. Luc Soubeyres ise bir hayalet köy olan Aras'tandı. Babam yetmişli yıllar boyunca reklam işinden bir servet kazanmıştı. Luc ise bu bölgede aylardan beri oturduğu halde tanınan amarör bir mağara bilimcinin, Nicolas Soubeyres'in oğluydu; bir sürü mağaraya girmiş ve üç yıl önce de bu mağaralardan birinde kaybolmuştu. Ben, mutlak değerleri olan, bir ailenin tek çocuğu olarak büyümüştüm. Luc ise yatılı kalmadığı zamanlarda, kocası öldükten sonra hafifçe kafayı sıyırmış, alkolik ve Hristiyan, devlet memurluğundan uzaklaştırılmış bir annenin yanında yaşıyordu.

   İşte sosyal profil bu şekildeydi. Okuldaki statümüzde oldukça farklıydı. Seze'de okuyordum, çünkü burası Fransa'nın en ünlü ve en pahalı okullarından biriydi, üstelik Paris'ten de oldukça uzaktı. Böylece hafta sonları, karamsar düşüncelerimle, aileme ayakbağı olama tehlikem de yoktu. Luc'un ise burada öğrenim görme sebebi yetim olmasıydı, okulu yönetenler ona burs vermişti.

   Aramızda son bir ortak bir nokta daha vardı: Bu dünya da ikimizde yalnızdık. Hiçbir bağ, hiçbir ilişki olmadan, ıssız kolejde bitmek tükenmek bilmez hafta sonları geçiriyorduk. Uzun saatler boyunca tanrısal vahiylerden konuşuyorduk.

   Diğer öğrenciler kızların yatakhanelerine girmek için planlar yaparken ve kasetlerinde gününmoda şarkılarını dinlerken biz sürekli gizemli olaylar üzerine yorumlar yapıyorduk.

   Kilise'nin orgları beni kendime getirdi. Saatime baktım: 7:45'ti. Pazartesi akşam duası başlıyordu. Uyuşukluğumfan silkindim ve ayağa kalktım. Şiddetli bir acıyla iki büklüm oldum. Luc yaşam ile ölüm arasımdaydı; intihar çıkışı olmayan bir umutsuzluğun eş anlamlısıydı.

   Yürümeye başladım, hafifçe topallıyordum,elim sol kasığımdaydı. Gri yağmurluğumun içinde dalgalandığımı hissediyordum. Tek tutunma noktam, karnımın üzerinde kavuşturduğum ellerimdi.

   Dışarıda bir şok yaşadım. Hayır, gün ışığından değildi bu, aklıma gelen ve yüreğimi delen başka bir hatıraydı. Luc'un beyaz, tozlu yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Kızıl saçları, eğri burnu, ince dudakları ve yağmur altımda gülen birer su birikintisi gibi parlayan iri gri gözleri.

   O anda bir vahiy geldi sanki. Gerçek bugün gözümden kaçmıştı. Luc Soubeyres intihar edemezdi. İşte bu kadar basitti gerçek. Onun yapısında bir Katolik asla hayatına son vermezdi. Hayat Tanrı'nın bir armağınıydı ve asla istediğin gibi kullanamazdın.

  

ŞEYTAN MÜHRÜHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin