duelyang
Güneş ufkumdan çekilirken ıhlamur ağacının kadim gölgesi toprağa koyu bir melal gibi uzanırdı. Ben ise ellerimde kurumaya yüz tutmuş papatyalarla hep aynı taşın üstünde Nârân'ı beklerdim. Ömrün en kısa kelebek ömrüne denk gelen o demler ruhumun tenhalarında yalnızca onun sesini yankılatırdı. Oysa Nârân'ın dünyası rüzgârın önünde neşeyle savrulan rengârenk yapraklar gibi kalabalık ve cıvıl cıvıldı. Başkalarının kahkahalarıyla aydınlanan kırmızı etekleri dere kenarındaki çakıllara değerek geçerken, benim varlığım bu uçsuz bucaksız coşkuda sadece sessiz bir silüetten ibaretti. Biliyorum o benden gayrı uzak iklimlerin türküsünü söylerdi, ben ise yalnızca onun adını ezberlemiş bî-tâb bir derviş gibi aynı hizada sabırla dururdum.
Bazen günlerce uğramaz o taş odanın soğukluğunda kendi telaşlarıyla boğuşur ya da uzaktaki bahçelerde başka ellerle gülüşürdü. Ben ise burada geçen her saatin kadrini bilerek zamanın avucumdan kayıp gidişini izlerdim. Bana çevirdiği nadir bakışları içimdeki bütün buzları bir anda çözerdi de o oradan uzaklaşınca üzerime yine aynı koyu sükûnet çökerdi. Şikâyet etmeye ne yüzüm vardı ne de dermanım çünkü göğsümdeki bu yangın onun rızasıyla tutuşmamıştı. Kendi ellerimle harladığım esrarlı bir ateşti bu...
Bugün yine rüzgâr sert esti eteklerim toprağa sarılırken. Uzaktan gelen her adımı onunki zannettim ama yanılgım yine bana kaldı. Nârân başka pencerelerden bakan başka sevinçlerle meşguldü. Ben ise bu ulu ağacın altından bir adım bile öteye gidemeyen o biçare yolcu olarak kalakaldım. Rüzgâra savrulan bu hisler belki bir gün onun da yoluna düşer de içimdeki fırtınayı sezermiş gibi yapıp, yine hiçbir şey olmamışçasına gülümser diye korkarım. Kimsesiz bir bahçenin en inatçı çiçeği gibiyim; açmasam da solmuyorum, onun rüzgârı değmeden bu toprakta var olamıyorum.
²⁸⁰⁸²⁶