Heyecan damarlarından kan misali akıyordu yirmili yaşlarındaki gencin, kalp ritmi bozulmuştu adeta. Dur diyordu nabzına, kendini tembihliyordu heyecan yapmamak için. Ancak gönül bu, durur mu öyle bir iki kelimeyle? Cevabı hepimiz biliyoruz tabii ki, aynada gördüğü kızarmış yanaklarından anlamıştı bunu genç olan da. Malum, o kadar mutluydu ki ne kalbine ne bedenine söz geçirebilmişti. Aşk böyle bir şeydi demek ki, kendine bile söz geçirememekti...
Hafif bir iç çekişten sonra aynaya tekrar baktı, kalp şekilli gülümsemesi yavaşça dudaklarına yayılıyordu. Sonra yine hatırladı birden; ah ne kadar çok severdi sevgilisi onun gülümsemesini, ne güzel öperdi gülüşünden. Fark etmeden eli yüzüne tırmandı, narin kemikli parmakları dudaklarını buldu. Parmak uçları aynı sıcaklığı vermiyordu o çok sevdiği kan kırmızısı dudaklarla, başka hiçbir şey de veremeyecekti zaten. Ne kadar özlemişti o küçük bedeni, süt beyazı tenini, narin bakışlarını... Ama ondan da çok; o bedenin altında saklanmaya çalışan kırılgan, savunmasız ruhu. Ona aşkı öğreten, onu herkesten ve hatta her şeyden daha çok seven, ayakta durmaya çalışan o çelimsiz kalbi ve onun sonsuz sevgisini...
Nefesi daralmıştı tüm bu hasret yüzünden. Boynunu sıkan beyaz kravatı çıkartıp yatağının üstüne fırlattı; onu böyle de severdi, böyle de sarar koklardı sevdiği. İlk birkaç düğmeyi çözdü gömleğindeki, çok da sevmezdi zaten resmi giyinmeyi, rahat şeylere daha düşkündü o. Yatağına uzanıp çıkmadan son bir kez telefonundan saate baktı, saat akşam yedi buçuktu. Telefonunu ve anahtarlığını cebine atıp hızlıca evden ayrıldı, neredeyse kapıyı kilitlemeyi bile unutacaktı. Arabanın kapısını açıp binmeden diğer cebindeki siyah tülü çıkardı, unutmadığından emin olmalıydı ne de olsa. En sonunda sürücü koltuğuna oturdu ve arabayı çalıştırdı, yüzünü kaplayan gülümsemeye hala engel olamıyordu. Balonun olacağı mekana giderken onu hız yapmaya iten dürtüyü görmezden gelmeye çalışıyordu aynı zamanda.
Bu balo sayesinde tanışmıştı sevgilisiyle, kaderin siyah beyaz ipliği bağlayıp bir araya getirmişti ikisini. Hala hatırlıyordu Hoseok, sanki dün gibiydi her şey. Sanki o gece karası saçlı çocuğu yeni görmüştü, yaralarını ilk defa dün gece sarmıştı küçük elleriyle. Geçmişe dalıp kaldı bir an, tam on altı yıl geriye... Balodan bir iki gün kadar öncesiydi, herkes hazırlıklar için telaşla ortalıkta koşuşturuyordu. Şehrin göbeğindeki eski saray, her sene olduğu gibi şenlik için süsleniyordu. Az zaman kalmıştı büyük baloya, malum, herkesin işi başından aşkındı. Her iki Mayıs'tan önce böyle olurdu. Önceki bir hafta balo için hazırlıklar yapılır, tüm dikkatler balonun yapılacağı eski saraya verilirdi. Sonraki 3 gün de toplama ve dinlenme için izin verilirdi, bu küçük kasabanın bir nevi geleneği gibi bir şeydi 'Bola de La Llorona' diğer adıyla 'La Llorona Balosu'. Kasabadaki en büyük eğlence gecesiydi, asık suratlı yan komşunuzu bile kahkahalar içinde bulabileceğiniz türden bir şenlikti.
La Llorona esfanesinden yola çıkılmıştı bu balo için. Efsanede kocasını aldatan Maria'nın aşığıyla olabilmek için çocuklarını katlettiği ve bu yüzden arafta kaldığı anlatılır. Bu şenlik de her iki Mayıs'ta haksız yere öldürülen o iki çocuğun anısına, ve dünyada sıkıştığına inanılan ruhlarının senede bir kere olsun eğlenebilmesi için oluşturulmuş bir şenlikti.
Önce tüm kasaba eski sarayın balo salonunda toplanır, yavaş müziklerle balonun açılışı başlardı. Cesareti olanlar ilk şarkıdan sonra yerlerinden kalkar, maskenin altındaki yüzü bilmeden salondaki birini partnerleri olması için dansa kaldırırdı. Sırayla her türlü şarkı çalar, gösteriler olur, yemekler yenirdi. Gece yarısı gelip çattığında sarayın arka tarafından akan nehrin önünde toplanılır, herkes kendi balonunun içine bir dilek yazar ve kırmızı balonlar gökyüzüne salınırdı. Ertesi gün içinde dilek yazan bir balon bulandan o dileği yerine getirmesi beklenirdi.
Hoseok tam on altı yıl önce, daha 8 yaşındayken tanışmıştı sevdiğiyle. Herkes telaşla etrafta koştururken onun gözüne köşedeki kaldırımda oturan siyah saçlı çocuk çarpmıştı sadece. Kolları ve bacakları çepeçevre sarılmıştı kesikler ve sıyrıklarla, bembeyaz teninden göze çarpıyordu kurumuş kan lekeleri. Kalbinde hafif, ufacık bir sancı hissetti o yaraları görünce güzel çocuğun süt beyazı teninde. Elmaslar, incilerle süslenmesi gereken tenini yara izleri donatmıştı. 'Dünya ne adaletsiz...' diye geçirdi içinden. Yapışmıştı, ancak yakışmamıştı kan olduğu yere, bozmuştu o gece karası saçlarla inci tenin uyumunu. Ne güzel olurdu sarsa o yaraları beyaz dantellerle tek tek, saklayıp izin vermeseydi bir daha kimsenin onu incitmesine.
Yaralı çocuğun yanına gelen adamla düşüncelerinden sıyrıldı, orta yaşlı adam çocuğun yanına doğru eğilmeye başlayınca onlara doğru bir adım attı Hoseok. Daha çok ilerleyecekken adamın kalkıp uzaklaşmasıyla atacağı adımı geriye çekti. Olduğu yerde durdu bir süre, yanına gitmeli miydi acaba..? Gitmeliydi sanırım, gitmemesi gerekse de her türlü gidecekti zaten. Sessiz adımlarla kaldırıma yürüdü, en ufak bir ses çıkarsa korkak bir kedi gibi kaçıp gidecekti sanki karşıdaki. Elindeki defteri yavaşça kaldırıma bıraktı çocuk, çoktan fark etmişti karşısında onu izleyen esmeri. Gözlerini diktiği beton zeminden çekti ve yukarıdan onu izleyen, yıldız misali parıldayan gözlere kenetledi bakışlarını.
-Konuşacak mısın yoksa izlemeye devam mı edeceksin?
Kulaklarına işleyen soğuk ses bile bozmamıştı Hoseok'un gülümseyen dudaklarının istifini.
-Konuşsam senle, cevap verir misin ki?
Histerik bir gülümseme oluştu Yoongi'nin ince dudaklarında. Sessizce kıkırdamıştı bu soru karşısında, kıkırtı sesi neredeyse duyulmayacaktı.
-Bilmem. Şu an ne yapıyorum ki?
Cevap vermedi esmer çocuk, büyülenmişti sanki o kısa gülüşle.
-Böyle ayakta mı duracaksın bütün gün?
Bir kere daha sordu, kelimelerle bir cevap alamasa da yanına oturmuştu en azından.
-O deftere ne çiziyorsun?
Kafasını kaldırıp defteri görmeye çalışıyordu Hoseok.
-Bir iki karalama işte.
Defteri tekrardan kucağına çekip sayfaları karıştı, başka birinin bu defteri görmesi yanaklarının hafifçe kızarmasına sebep olmuştu.
-Bunlar balo kostümleri, değil mi?
Parmağıyla resimleri işaret ederek sordu, gözleri kamaşmıştı resmen.
-..Mhm...
Kafasını salladı mırıldanarak, evet dercesine.
.
.
.O gün akşama kadar beraber oturmuştu o iki çocuk. Beraber birbirlerinin balo kostümlerini çizdiler, ve şenlik günü onları giymeye sözleştiler. Hoseok bembeyaz bir gömlek, aynı şekilde beyaz bir pantolon, ipek bir kuşak ve tüm bu masumluğa tezat siyah bir dantel ile yüzünü örtecekti. Yoongi ise Hoseok'un tersine simsiyah düşük yakalı işlemeli bir gömlek, siyah dar bir pantolon giyecek ve bembeyaz dantelli bir maske ile örtecekti güzel yüzünü.
Ah bir bilselerdi o günün birlikte doya doya geçirdikleri son gün olacağını, bir daha aşık oldukları o güzel yüzleri maskesiz göremeyeceklerini... Belki de hiç çizmezlerdi o maskeleri..? Ancak öyle olmuş olsaydı büyüsü bozulmaz mıydı her şeyin? Sıradanlaşmaz mıydı aşkları, onların bağını bu kadar kuvvetlendiren de bu değil miydi zaten?
Tüm gün gülmüştü o iki saf kalp, birbirlerinin yaralarını sarmışlardı açık yer bırakmadan. Elleri saçlarını buldu, gözleri gözlerini, kelimeleri kalplerini, ruhları ise ait oldukları yeri...
Ancak o gece tek bir şeyi unutmuştu o iki toy genç, birbirlerinin isimlerini...
hikayeyi beğendiyseniz lütfen oy ve yorum yapmayı unutmayın <33

ŞİMDİ OKUDUĞUN
𝐌𝐞𝐥𝐢𝐟𝐮𝐚 𝐄𝐬𝐩𝐞𝐫𝐚𝐧𝐳𝐚|𝘉𝘰𝘭𝘢 𝘥𝘦 𝘓𝘭𝘰𝘳𝘰𝘯𝘢
Fiksi Penggemar[sope] Bir adım daha attı geniş balo salonunun kapısından içeriye beyazlara bürünmüş genç. Gözlerini kıyafetinin tersine simsiyah bir tülle örtmüş, o tanıdık beyaz maskeyi bulmaya çalışıyordu. 'Bir kere daha,' diye geçirdi içinden, 'Onu bir kere da...