Cihangir

36 4 2
                                    

Bazen, bazı insanlar bizden kilometrelerce uzakta olurlardı ve bu kilometrelerin bir sayısı olmazdı. Bunu bana sen demiştin. O zamanlar anlamamıştım ama sen bana anlatmanın bir yolunu buldun.

İkimizin de küçük olduğu ve beni peşinden koştururken sana yetişebilmek için olabildiğince hızlandığım yaşlarımız, ödevlerini yaptığım yaşlara evrildiğinde ikimiz de büyümek isterdik. Çünkü ödev yoktu, çünkü biz iki koca adam olacak ve istediğimiz işleri yapacaktık. Sen bir gemi kaptanı olacaktın, senin gezdiğin denizin üstünden uçarken el sallayacaktım sana. Ne kadar çocukça hayallerimizin olduğuna seviniyorum aslına bakarsan, hayal kurabileceğimiz kadar berrak olan çocukluklarımız beni mutlu ediyor. Bir avuç kestane ile mahalleleri dolaşmak ve bazen iki yaramaz çocuk olup zillere basıp kaçmak, nasır tutmuş suratımda tebessüm oluşturuyor, buz sarkıtlarının uzandığı kalbimde bir ısımaya neden oluyordu. Ayakkabılarımızı yarım giyer, bayır sokaklara koşardık ve kahkalarımızın izin verdiğince en uzağa fırlatmaya çalışırdık yarısı giyik ayakkabılarımızı. Hep kazanırdım ama hiç sinirlenmezdin. Tıpkı şekerlerini yediğim, kalemlerini çaldığım, koşarken düşüp yanlışlıkla eşofmanının dizini yırttığım zamanlardaki gibi bana gülümser, sorun olmadığını söylerdin. Belki de iyilikleri kendine hak görmezdin. Görmez miydin Cihangir?

Küçükken kurduğun gemi kaptanı hayalini lisede de sürdürmüştün, ben pilot olmaktan çoktan vazgeçmiştim. Hatırlıyor musun? Karşına geçip gülerdim sana, çocuk musun oğlum, derdim ve iki tane geçirirdim sırtına. Benimle gülerdin hep. Hatırlıyor musun Cihangir? Bir keresinde bana cevap vermiştin, neden hâlâ kaptanlık, diye sormuştum da yetmiş yıl eskitmiş bir tebessüm yüzünde var olduğunda, kaçmak istiyorum, demiştin. Mümkünse insanların olmadığı yerlere. Kaşlarım çatılmıştı, ne diyorsun oğlum, demiştim hırsla. Nedendi bilinmez, öleceğin doğmuştu sanki o an içime de anlamamıştım. Evde işler yolunda değil, demiştin. Dert ettiğin şeye bak Ciho, diye yükselmiştim sana. Nasıl yükselmezdim ki zaten? Hatırlıyor musun Cihangir, tek ailem sensin, derdim sana. Bunu derken yalnızca demiyor, hissediyordum da. Bu yüzdendi belki de amansız korkum ve ölüm hissiyatım.

Hallederiz, diye devam etmiştim. Biliyorsun oğlum, benim de evimde işler hiç yolunda olmazdı ama ben hallederdim, seninki de hallederim sanmıştım. Anlıyor musun Cihangir? Sen beni hep anlarsın.

Bana cevap vermemiştin. Kaptanlık için o kadar uğraşmış ve o kadar meth etmiştin ki her yerde, bir şeylerin yolunda olmadığı kafama ancak dank etmişti. O zamandan sonra senin için hissettiğim amansız üzüntü ve yapabileceğin deliliklerin ihtimallerinin öfkesi içimde gün geçtikçe harmanlanıp büyümüş, uzaklaştırmıştı beni senden. Ne kadar imkansız söylemesi, duyması değil mi? Senden uzaklaşmak imkansız Ciho, değil mi?

Lisenin son ikisi senesi sensizdi. Hayatında olmamak, konuşmamak seninle; çocukluğumu küstürmüş ve biraz da öldürmüştü. Bunu kime, nasıl anlatırım ki Cihangir? Hatırlıyor musun, bizi anlayan sadece biziz, derdin. Seni, sana anlatamazdım ya oğlum. Anlıyorsun değil mi?
Sınav senesiydi, kaptanlık istediğin hâlâ kulaklarıma geliyordu. Evde yolunda olmayan ne vardı o kadar? Seninle konuşmak istemiştim, yanına geldiğimde iki arkadaşını göndermiştin yanından, isimleri hafızamda değil. Biliyorsun ya, hiç iyi değilim isim hatırlamakta. Bu önemli de değil zaten. Bana baktığında kalbimi soğukluk ele geçirmişti sanki, o soğukluk yıllar sonra buz sarkıtlarına dönüşmüştü en başında bahsettiğim. O zamanlardaki toy ben, bunu bilemezdi.

Hatırlıyor musun Cihangir, o okul çıkışında tüm şehri yürüyüp her şeyi konuşmuştuk. Evdekileri anlatmıştın bana, ben seni ilk defa anlamıştım sanki. Sanki her şey o zaman tamamlanmıştı ama lanet bir his hâlâ tüm benliğimdeydi. Ölüm hissi yakamı bırakmıyordu. Biliyorum, şu an kızıyorsun bana, sana söylemediğim için ama hatırlamıyor musun oğlum, o çaresiz gözyaşlarını kendi ellerimle silmiştim, nasıl söylerdim sana o andan sonra. O yüzden sustum, Ciho. Anlıyorsun değil mi?

Yanında olacağıma söz vermiştim, gülümsemiştin ve sıkıca sarılmıştın. Her şeyin eski tadını almaya başlayacağını düşünmüştüm ancak hiçbir zaman ne kadar süreceğini düşünmemiştim. Bir ay, Cihangir. Bir ay kime, ne için yeter oğlum?

O bir ay, hayatımın en mutlu ayıydı desem klişeleşmiş lafıma gülerdin değil mi? Ama öyle Cihangir. Hatırlıyor musun, en mutlu yaşımın, annemin soba karşısında saçımı okşarken kestane yediği zamanlar olduğunu söylemiştim sana bir keresinde. Çünkü o zaman, o bir ay yoktu hayatımda ama şimdi geç karşıma, sor yine aynı soruyu. Bunun cevabını sen sorana kadar vermeyeceğim, Cihangir.

O bir ayın sonunda, sana ulaşamadığım o gün, aslında ölüme en uzak hissettiğim zamandı. Bahsettiğim ölüm hissiyatı hiç uğramamıştı bana, bu yüzdendi belki de o sakinliğim. Sana ulaşamamama rağmen gidip duşumu almış, birkaç bir şey atıştırmış, bir bardak kolayı kafama dikip ancak evden çıkmıştım, sana gelmek için. Yolda yaptığım sayısız çağrı cevapsız kalmıştı ama kötüye gitmemişti aklım. Sokaktaki çocuklara dalaşmış, biraz harçlık vermiştim. Abi olma hissiyatı gururlandırmıştı beni. Hatırlıyor musun, çok abi topumuzu kesmişti ama çok abi de gelip bize katılmıştı. Hatırlıyor musun Cihangir? Mahallede oynadığımız futbollarda ne kadar mutluyduk.

Evine gelmiştim, kapıyı açan yoktu. Korku o zaman başlamıştı. Defalarca kapını çaldım ancak açmadın. En sonunda korkunun verdiği adrenalinle kırmıştım zaten çok da dayanaklı olmayan kapını. İsmini seslenerek içeri koşuşumu hatırlıyor musun Cihangir? Her şeyi hatırlarsın sen ama bunu hatırlayamazsın değil mi?

Seni banyoda bulmuştum. Suların kapı altından taştığı banyoda, çıplaktın ve küvetteydin, her yer kandı. Algılarım benimle değildi Cihangir. Seni orada ne kadar izledim bilmiyorum, en sonunda sana koştuğumda zaten her şey için geçti ve ben bunu biliyordum ama yine de senden vazgeçmek, benden de vazgeçmek demekti. Avuçlarımı sayısız kesiklerine kapatmaya çalışmak en çaresiz anıydı hem çocukluğumun hem de on sekizinci yaşımın. Öyle ki bu çaresizlik, on yaşında babam annemi gözlerimin önünde vururken bile hissetmediğim bir çaresizlikti.

Hatırlıyor musun Cihangir, bundan sonrasını hatırlayabilir misin? Sanmıyorum. Tanrı'nın hangimize verdiği bir ceza peki bu? Senin hayalini yaşatmak her yerde, nasıl ceza olabildi bana? Tanrı ne zaman bu kadar kötü oldu?

Hatırlıyor musun Cihangir? Lise üçte tabutunu taşımıştık bir arkadaşın ve sen demiştin ki, hayatımda taşıdığım en ağır yük. Somut bir yükten bahsetmediğini biliyordum. Sana cevap vermemiştim bu yüzden. Anladın mı Cihangir? Bu omuzlar en ağır yükü taşıdı o gün, yük de sendin. Hayatımda yük olduğun tek andı oğlum.

Aramızdaki kilometreleri söyleyebilseydi birileri, çıplak ayak da olsa yürürdüm. Hatırlıyor musun Cihangir, buraya ilk gelişimi? Mezarını titreyerek yıkamak, toprağına çiçek ekmek ne demek anlıyor musun peki? Anlamıyorsun Cihangir. Beni ilk defa anlamıyorsun.

Buraya son gelişim, ikimiz de biliyoruz bunu değil mi? Bunu anlıyor olman lazım. Bunu aylar öncesinde hissetmiş olman lazım çünkü ben hissetmiştim, o hisle aylar geçirmiştim. Sen de hissetmelisin. Bugün hissediyor musun peki? Çünkü o gün ben hissetmemiştim. Neyse ki beni bulacak olan sen olmayacaksın Cihangir. Neyse ki yalnızca çöpten bile ibaret olmayan bedenimin altında kalan topraktan hissedeceksin ağırlığımı, omzuna aldığın tabutumdan değil. Anlıyor musun Cihangir? Anlıyor olmalısın.

Hatırlıyor musun Cihangir? Düğünlerde sıkılan kurşunlardan korkup kulaklarını kapatırdın. Şimdi de kapat oğlum, şimdi de kapat ki korkma. Gözlerini de yum. Gözlerini açtığında yanında olacağım.

Yayımlanan bölümlerin sonuna geldiniz.

⏰ Son güncelleme: Oct 31, 2022 ⏰

Yeni bölümlerden haberdar olmak için bu hikayeyi Kütüphanenize ekleyin!

Hatırlıyor musun Cihangir?Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin