V

2 1 0
                                    

22.04.2023

17.09.1993

Hayat bazen çok acımasız olabiliyordu ve bunun en büyük örneği şu an gerçekleşiyordu.

Aslında her şey kontrol altına alınmıştı. Doğumun gerçekleceği yer, zaman, kişiler ve bunun beraberinde her şey ama her şey yüce Titaniçe Oktavya tarafından belirlenmişti. O her şeyi biliyordu. Hepsini kapsıyordu. Görüyordu ve duyuyordu. Hiç olmazsa hissediyordu lakin şu an ne oluyordu?  Hiçbir şey olması gereken gibi ilerlemiyordu.

Annenin kaderine yazılmış bir kehanet var gibiydi. Doğuma engel olan bir kehanet. Bebeğin doğmasını engelleyen, müsade etmeyen ve acı çektiren bir kehanet. Kimsenin anlayamadığı, söz ve güç geçirip yettiremediği doğa dahil kutsanmış tüm varlık ve oluşlardan da güçlü bir büyüydü bu. Titan ve titaniçelerin akıllarını zorlayacak kadar geniş kolları olan bir kötülük. Kötülüklerin en büyüğü, en genişi. Bir ruh olmadan duramayacak kadar gözü kör bir beden gibi sapık ve psikopat. Gerçeğin ta kendisi olsa dahi koca bir yalan. Şeytan ve iblis...

Kulak uğuldadıp, dudak uçuklatacak derecede ne olduğu anlaşılamayan şeyler dönüyordu ortalıkta. Bir bahçede, hava günlük güneşlikken, çimenlerin üzerinde bir kadın kan akıtıyordu. Bağıran kadının sesi nasıl kısık çıkıyordu? Boğazını yırtacak kadar bağıran kadın neredeyse fısıltı denecek kadar kısık ve kesik cümleler kurabiliyordu. Onu kimse duymuyor muydu?

Bahçenin etrafında insanlar serilmişti. Lakin bir bariyer varmışcasına ileriye gidemiyor, giden savrularak olduğu yere dönüyordu.

Oktavya o sıra sarsıntıyla uyandı. Olanı biteni görüp endişeyle ellerini bileklerinden kırıp havaya kaldırdı. 
Meleklerini uyandırdı. Onları çağırıp ilk iş dünyaya gönderdi.

Melekler bahçeye girer girmez daha önce karşılaşmadıkları bir güçle veya bir hava dalgasıyla bir köşeye atıldıklarında soludular.
Havada lanet kokusu alıyorlardı.
Bu koku karşıda duran kadından gelse de kehanet kadına has değildi.

Karnındaki kimliği belirsiz bebek lanetlenmişti. Üzerine bir kumar oynanmıştı. Can kumarı. Kumarı oynayansa oldukça tanıdıktı.

Oktavya hiddetlendi.
Nasıl olurdu da bunu fark edemezdi? Gözünün önünde çocuklarından, vârislerinden birine lanet bulaştırılmış, canıyla kumar oynanmıştı. Ve bunu yapan yanı başındaydı.

Oktavya düşündü. Onun olduğu yerde geçen süre Dünya'da olana nazaran daha yavaş akardı. Bu yüzden onun saatlerini alan düşünce seli durulduğunda dünyada henüz birkaç dakika geçmişti. Saatlerin sonunda bulduğu sonuça içini bir nebze de olsa rahatlatmıştı.

Tamam. Belki ona engel olmamıştı ama sınırlarını epeyce zorlamıştı. Eğer öyle olmasaydı lanetlenen bebek bundan öncekiler olurdu. Bunu yapan kişi ancak şimdi gücünü toplayıp kehaneti gerçekleştirebilmişti. Yani bu bebek seçilmiş bir bebek değildi. Yalnızca tesadüftü.
En azından Oktavya öyle düşünüyordu.

Olduğu yerden bunu yapana uzanamadığından ve dünyaya da henüz inemediğinden meleklerini kendine aracı ederek can pazarındaki kumara katıldı. Bebeğinin canını korumak istediğinden ondaki laneti çekip almalı ve sonrasında süratle onu dünyaya getirmeliydi. Ve kurtardığı bir ruh için bir ruh harcamalıydı. Yoksa bebeği kaybedecekti. Oktavya bunu kabul edemezdi.

Emeklerinin boşa gitmemesi için didinen Yüce Titaniçe Oktavya meleklerine seslendi ve onları uyardı. Her şeyi anlatıp nefes nefese kaldığında tekrar, aynı şekilde kollarını kaldırıp avuç içlerini dışarıya döndürdü. Bunu yapmak oldukça zordu. Bir iblisle baş ediyordu ve o şu an en güçsüz halindeydi.
Bir önceki doğum bundan az önceydi ve o tükenmişti. Yine de doğan dört bebek ondan aldığının yanında Oktavya'ya çok, çok fazla güç katmıştı.

Oktavya mırıldanmaya başladı. İblise ulaştı. Kumarına katıldı ve tam o sıra melekler el ele tutuşup dönmeye başladı. Oktavya tüm gücüyle büyüyü ortadan kaldırdığındaysa dört meleğin beraberinde gebe kadın daha önce duyulmamış bir çığlıkla ortalalığı inletti.
Öyle ki toprağa gömülü çimler, kenarda duran çiçekler ve tüm bitkiler solup boyun eğdi.

Kurtarılan ruh ile doğanın ruhu çekildi.

Oktavya bayılmanın eşiğine gelse de ellerini indirmeden tırnak uçlarında oluşturduğu kıvılcımları iblise yollayarak ona son bir cümle fısıldadı. İblisten bir yılan tıslamasıyla cevabını alarak aralarındaki bağı kopardı.

Oktavya büyük bir rahatlamayla nefesini verirken üzerinden kilolarca yük kalkmış gibiydi lakin o sıra başka bir nefes alış duyuldu. Bedenine kurşun saplanmışcasına aniden alınan nefes fazlaca sesliydi.
Çünkü bu alınan son nefesin ürpertisiydi.
Oktavya'nın üzerinden kalkan yükler işte bu adamın üzerine binmiş, onu ezmiş ve öldürmüştü.

Kurtarılan ruha karşı verilen ruh o adamın ruhuydu.

Elinde bir çiçekle çitin arkasında olanları görünce şoka girmiş bekleyen aşık bir babanın ruhuydu. Baba olduktan saniyeler sonra öldürülmüş o adamın. Haberi olmadan oğlunun hayatını kurtarmış cesur yüreğin...

Doğu Kunt, ilk babalığını oğlu doğduğu ilk an yapmıştı. Aynı zamanda son babalığını da yapmış sayılırdı ve o şaşarcasına bundan haberdardı.

Çünkü ağlayan oğlunun başından ayrılıp ona giden dört melekten ikisi onun yerde yatan bedeninde sevinçle gülümseyen yüzünü görmüştü.

Ve o sıra Yüce Oktavya meleklerine fısıldadı. "Babasının kalbinden geçen buydu."

Doğu Kunt, bebeğin babası karısını o halde gördükten sonra Oktavya'yı ve melekleri duymuştu. Ve o sıra aklından ve kalbinden yalnızca bu geçmişti. Kendini oğluna feda edecekti. Etti de. Son isteğiyse onu en azından birkaç saniye görmek oldu. Gördü de.

Hem doğduğu an ölmeden hemen önce hem de öldükten sonra.

Babasının ruhu bedenden çıkıp cennete -çünkü o muhteşem bir insan ve mükemmel bir babaydı- gitmeden hemen önce Oktavya onu çimlere yönlendirip oğlunun baş ucuna kadar götürmüştü.

Çok üzgündü.
Oktavya çok üzgündü.
İhmalkarlığı yüzünden olanlardan ötürü çok üzgündü ve bunu nasıl unutup unutturabilir, onların yaralarını nasıl sarabilir bilmiyordu.
Yüce Titaniçe Oktavya ağlıyordu.
Ve göz yaşlarını avuç içinde biriktiriyordu.

O sıra bir söz verdi.
Ağlarken fısıldadı. "Söz veriyorum oğlun aynı senin gibi bir insan olacak. Nazik, efendi, ince ve daha aklına ne kadar şey geliyorsa. Öyle çok sana benzeyecek ki sana, her şeyinle sanki dünyadan silinmemişsin de tekrar sen doğmuşsun gibi olacak..." Onu duyan baba gözlerini kapattı ve başını göğe çevirip gülümsedi. Ölmek böyleyken onu hiç üzmemişti. "Dünyadan, karından, çevrenden, hayattan bir Doğu Kunt eksilmiş olsa da oğlunu veriyorum boşluğunu doldurması için. Vaad ediyorum onu hayata."

Baba daha derin gülümseyip elini göğsüne götürdü. Sonra ilerleyip bedeninin yanında duran çiçekleri alarak eşinin, güzeller güzeli karısının baş ucuna bırakıp tüm yüzüne öpücükler kondurdu. En son iki gözünü öptüğünde doğruldu. "Oğlumuz sana emanet iki gözüm... Ona iki gözün gibi bakacağına eminim." Diye mırıldanıp tek yavrusunun kokusunu doya doya içine çekti. Karı gibi cennet kokuyordu.

Ve sonrasında cennete gittiğinde anladı ki, tüm varlığı, oğlu ve karısı gerçekten aynı cennet gibi kokuyordu...

Oktavya gözünden düşen yaşları topladığı avucunu açarak içindekileri ufak bir şişeye boşaltırken ruh hâlâ oralarda dolanıyordu.
Ölmüş Doğu Kunt'un yerine doğmuş Doğu Kunt ise ağlayışlarına son vermiş, hafif iç çekişlerle kapalı gözlerini aralıyordu.

Ne yazık ki lanetli bebeğin araladığı ve uzun süre kapatmadığı gözleri babasını bulamıyordu.

Dört melek oldukları yerlerden toparlanıp her şeyi herkese unutturdu ve annenin beyninde ufak bir oyun oynayıp ortadan kayboldu.

Orada her şeyi bilen yalnızca gözleri yaşlardan seçilmemesine rağmen ısrarla babasını arayan Doğu bebek kaldı.














Yayımlanan bölümlerin sonuna geldiniz.

⏰ Son güncelleme: Feb 21, 2024 ⏰

Yeni bölümlerden haberdar olmak için bu hikayeyi Kütüphanenize ekleyin!

OKTAVYA'NIN VÂRİSLERİ Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin