İki en büyük Ejderha: beyaz Elduin ve siyah Syntralor, dövüşte karşılaştıkları anda, Evren - insanoğlu vücudu gibi ürperti vermekteydi.
Dwar Oyun Dünyasından Alıntıdır.
Feo dünyası artık birçok farklı ırkın barınağı haline geldi. Seçilenler bu güzel toprakları orklar, elfler, bodurlar, cüceler gibi birçok farklı ırkla paylaşmak zorunda kaldılar. Feo dünyasının gerçek sahibi olan Seçilenler bir anda misafir haline geldiler. Bu mükemmel dünyanın dört bir yanında diğer ırklar ışık hızıyla gelişmeye başladılar. Tanrılar ve Seçilenler tarafından Feo dünyasında yaratılan yada Feo dünyasına gönderilen birçok büyülü nesne ve doğal kaynak bu diğer ırklar tarafından kullanılmaya başlandı bile. Seçilenler doğadan aldığı her şeyi doğaya geri kazandırmayı kendilerine görev olarak bilirdi. Fakat diğer ırklar Feo dünyasının kaynaklarını ne derecede ve sıklıkla kullandıklarını kontrol edemez oldular. Feo'ya yayılan her ırk kendi kültürünü bu dünyaya yaymaya başladı. Kendi şehirlerini inşa ediyorlar ve kendi sevdikleri işlerle ilgileniyorlardı. Rüzgârın koşturduğu boş araziler, el değmemiş ormanlar, ırmakların ve nehirlerin masmavi suları gibi birçok kaynak bu ırklar tarafından kullanılıyordu. Seçilenleri ait ibadet alanları, büyülü ayinlerin gerçekleştiği meydanlar ile toplanma bölgeleri diğer ırklar tarafından saldırıya uğramaya başladı. Bu meraklı varlıklar, ayinlerin gerçekleştiği odalara, mağaralara girmeye başladılar. Kendi gaddarlıkları ile büyü enerjisi dolu olan bu mekanlardaki huzurlu havayı yok ediyorlardı. Bu gaddarlığın patlama noktası ise Guuçar Mabedi'ne girişleri oldu.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Ormanda av arayan avcılar, günlerden birinde onlar için çok garip bir bölgeye geldiler. Bu bölgedeki sessizlik onların ilgisini çekmişti. Bu öyle bir sessizlikti ki, dinleyen canlıya ölümü anımsatıyordu. Kuşların ve diğer hayvanların sesleri, doğanın uğultusu ve bitkilerin hışırtısı burada duyulmuyordu. Guuçar Mabedi bu alanın tam ortasında duruyor ve oradaki derin sessizliği koruyordu. Merak duygusunun ele geçirdiği avcılar, mabedin eşiklerinden yukarıya çıkmaya başladılar. Eşiklerden atlayıp mabede girer girmez taş duvarların üstünden kara bir gölge sıçradı üzerlerine. Bu büyülü alanın sadık koruyucusu Gur Kuşu, mabede izinsiz giren avcıların üzerine atıldı. Hayatının sonuna kadar mabedin sessizliğini korumaya kararlıydı Gur Kuşu. Bu ani saldırıyı beklemeyen savaşçılar ellerindeki silahları unutup savunmaya geçtiler. Gur kuşu tüm heybetiyle keskin ve uzun tırnaklarını savurup avcıları ortadan ikiye ayırıyordu. Yaralanan avcıların korkunç çığlıkları, ölmek üzere olanların son haykırışları ve Gur kuşunun kanat çırpma sesleri bir araya gelerek korkunç bir gürültü huzmesini ortaya çıkarıyordu. Tüm bu gürültünün içinde bir anda duyulan oldukça net bir ses aniden sessizliği beraberinde getirdi. Bir kılıcın bedeni kesme sesi...
Gur kuşunun cansız bedeni yere düştü. Bir süre kıpırdamadan durduktan sonra hafif bir rüzgar esmeye başladı. Bir lavanta kokusu mabedin içinde yayılmaya başladı ve şaşkın avcıların gözleri önünde kuş aniden duman gibi kayboldu. Çok kısa bir süre önce kuşun cansız bedeninin olduğu yerde bir avuç kül kaldı.
Cesur Gur kuşunu öldüren savaşçı ise kanlar içerisindeki kılıcını kınına soktu ve tapınağa doğru yürümeye başladı. Tapınağın beyaz taşlarında sihirli ve bilinmeyen bir dilde yazılar yazılıydı. Bazı harflerin üzerinde bir ışık beliriyor, parlıyor ve sonrasında sönüyordu. Yayılan ışık birbiri ardına kelimeler bırakıyordu. Avcılar tapınağa yaklaştıkları an içlerini bir korku sardı. Bu öyle bir korkuydu ki dizlerinin bağı çözülüyor ve kalp atışları tapınağın en uzak köşesinden bile hissediliyordu.
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
Avcıların ilgisini birden mabedin ortasındaki yoğun karanlığı kesen parıltılı ışık huzmesi çekti. Işık birden mabedin tavanına doğru sıçradı. Her tarafa kıvılcımlar saçarak bir şelale gibi tavana doğru ilerledi. Mabedin duvarlarından taşlar düşmeye başladı. Bir süre sonra ise Guuçar Mabedinin tamamı titremeye başladı. Avcıların ayakları altında toprak diriliyor, duvarlardan artık kocaman kayalar düşmeye başlıyordu. Avcıların büyük kısmı orada can verdi. Canlı kalanlar ise, arkalarına bile bakmadan kaçmaya başladılar. Avcıların ardında kalan alanda ise mabet hızla yıkılmaya devam ediyordu. Çok geçmeden korkunç bir güzelliğe sahip olan Guuçar mabedinin ardından yıkıntı bir harabe kaldı geriye. Harabe, mabetten çıkmayı başaramayan avcıların cansız bedenlerini saklıyordu. Artık Seçilenler, büyülü ayinlerini Feo dünyasında gerçekleştiremeyeceklerdi.
Seçilenler Guuçar Mabedinin başına gelenleri öğrendikleri an zihinlerini kara düşünceler kapladı. Feo dünyasının aksakalları da dahil olmak üzere, Seçilenler herkesi Büyük Toplantıya çağırdı. Seçilenler uzunca bir süre, bu saygısız ırklarla birlikte Feo dünyası üzerinde beraber nasıl yaşayacaklarını tartıştılar. Böyle saygısız varlıkların içerisinde nasıl yaratıcılıklarını ve iyiliğe olan inançlarını koruyabileceklerini düşünüyorlardı. Seçilenlerin en yaşlısı olan Kallvgur çıktı ve şunları söyledi:
"Bizi ulu Bolihvar yarattı. Bize güç ve kudret verdi. Bizi gerçek saadet dünyasına yerleştirdi. Fakat bizler onun yüceliğine sahip değiliz. Kendi kaderimizi yazabilme gücüne sahip değiliz. Kendi koruyucumuza, Bolihvar'a danışacağız. O, bizim kaderimizi belirleyecektir, bizi yalnız bırakmayacaktır."
Tanrı Bolihvar Kallvgur'u dikkatle dinledi. Konuşmasının sonunda Seçilenler ırkına yalnızca onların hakimiyeti altında olacak yeni bir dünya seçme ve oraya yerleşme hakkı sundu. Milyonlarca seçenekleri varken, Seçilenler bu sırnaşık komşularından bıktıkları için Feo'ya en uzak dünyayı seçtiler kendilerine. Bu dünyanın adı Lurial'di.
Seçilenler, Ölü saatin topraklarında toplandılar. Parlak Angoli yıldızının gece göklerde görüldüğü, rüzgarın tamamen durulduğu zaman Ölü saat alanının üzerine koyu bir sis inmeye başladı. Sis sanki bir su gibi akıyor, ufuğun çizgisini siliyordu. Kendi yoluna çıkan tüm engelleri yok ediyor, toprağı ve gökyüzünü birleştiriyordu. Seçilenler sanki emir almışçasına aynı anda ellerini yukarıya kaldırdılar. Uzaklardan gelen bir sesi işitmeye başladılar. Ses sadece şunları söylüyordu: "Zamanın geldi..."
Bulanık ve donuk karanlığın içinde toprağın ve havanın birleştiği sırada hafif ışık saçan bir transfer noktası açıldı. Bu kapıların arkasında sır ve gizem bekliyordu onları. Birbiri arkasında sıra olan Seçilenler acele etmeden, görülmeyen merdivenlerden çıkarak transfer noktasına doğru ilerliyorlardı. Onları yeni bir hayata götüren kapıya doğru yaklaştılar ve ilk Seçilenler geçmeye başladı. Kendi sessizliklerine sadakatlerini bozmadan ilerliyorlardı ve Seçilenlerden hiçbirisi arkasına dönüp uzun süredir yaşadıkları Feo dünyasına bakmadı bile. Onlar, çok uzaktaki Lurial dünyasına gidiyorlardı. Feo dünyasının yönetimini ve kaderini geride kalan diğer ırklara bırakıyorlardı.