13'

69 3 1
                                    

çok uzun zaman önceydi rüyalı günlerim.
artık başım eğik dönüyorum bütün yürüyüşlerden.

uzun zamandır herhangi bir çiçek dahi açtığını anımsamadığım büyük bahçenin demir kapısından içeri girip ilerlerken, gözlerimi eski kapının üzerinden çekmeden yürümeye çalışıyorum. odağımı tek bir yere kilitlemeyi başarabilirsem tüm bu sürecin çok daha kolay geçeceğine inanan yanım, bana seneler önce kaybettiğim cesaretimi bulabilmem adına ufak bir ışık yakıyor. zira, bakışlarımı değdirdiğim her yerde kendime ve geçmişe dair rastlayabileceğim her şey, benim kabuslarımın başrol oyuncuları. uğruna geceler tükettiğim hiçbir şeyin artık yanımda varlığını eski kudretiyle sürdürmüyor oluşu da geçmişin bana en büyük cezası.

yıkılmaya yüz tutmuş merdivenleri sessizce adımlarken, içimdeki katran karası his varlığını hiç unutturmamak ister gibi kendi belli edercesine tüm göğsüme yayılıyor. içime çektiğim derin nefeslerin artık hiçbir faydası olmadığını bilen yanım, bunu yapmanın boşunalığını çoktan kabul etmiş olmasının verdiği hisle hiçbir şeye müdahale dahi etmiyor. eski tokmağı tutup kapıyı iki kere çaldıktan sonra başımı olabildiğince dik tutmaya çalışarak kolumun altındaki çantamın içinden çıkardığım belgeleri sıkı sıkı tutuyorum. bir an, yalnızca bir saniye bile gözüm önümden kaysa, kiminle, nerede ve nasıl mücadele edeceğini bilmeyen tarafım baskılıyor bütün hislerimi. zeminin ayaklarımın altından hâlen daha kaymamış olması, bilmem kaçıncı defa şaşkınla bakmama sebep oluyor kendi içimdeki kendime. çünkü sanki ben artık o kadar güçsüzüm ki; dokunsalar yıkılırım, fakat binlerce kez vurulmuş olmama rağmen hep ayakta da kaldım.

gözlerim, kuru bir gürültüyle açılan kapının ardından gözüme çalınan yaşlı çehreye denk düşüyor. adından başka hiçbir şeyini bilmediğim kadının yüzünde beni her gördüğünde çaresizce oluşan o sıcak gülümse, bana buraya neden gelmemem gerektiğini bir kez daha hatırlatmaya yetiyor. mecburiyetler ve koparılamayan bağlar, diyorum kendime. senin elini de ayağını da birbirine bağlayan urganın ilk iki düğümünün adı. bunu sen seçmedin.

omuzlarına altından kalkamayacağın yükler alma.

hatrısayılır bir süredir duymadığım ince sesin sahibi, "bay jeon," diyerek yüzüme bakmaya devam ediyor. yerin dibi diye bir yer sahiden varsa tam o an oraya göçüp gitmek istediğimi hisseder gibi oluyorum. haksızlığımın boğazıma doladığı kalın ip, görünmez eller tarafından iki yandan çekiştirilerken acıyla kaşlarımı çatıyor, bunu tek bir mimiğime dahi yansıtmamak içinse insanüstü bir çaba sarfetmek zorunda kalıyorum.

"ne zamandır sizi bekliyorduk, hoşgeldiniz. içeri buyrun lütfen."

"gereği yok." diyerek kestirip atıyorum onu. yüzü bunu duyduğunun saniyesinde düşüyor. ses tonumun netliği bana dair bütün beklentilerini tek seferde alaşağı ediyor. bunu gözlerinde görüyorum, fakat yine de anlamamış gibi davranmayı seçiyorum. görmezden geldiğim her bir hareketim uğruna kendi sonuma bir adım daha yaklaştığımı hissetmeme sebep oluyor bu.

"anneniz-"

"amerika'ya gidiş için istenen belgeler ve evraklar." sıkıya sıkıya tuttuğum kağıt yığınını ona uzatmam sekteye uğratıyor kelimelerini. başını eğip yorgun gözlerle elimdekilere bakarken, yavaş bir hareketle hepsini benden alıyor.

"hiçbir eksik yok. zarfın içinde yeterli miktarda para var. sizin ve onun adına önümüzdeki ayın sekizine iki bilet aldım. detayları üzerlerinde yazıyor." diyorum. "bunu kendisine iletin."

başını kaldırıp kırık bakışlarla gözlerimi eşeleyen kadın, "izin çıktı mı?" diye soruyor.

başımla onaylıyorum.

"buraya bir daha uğramayacak mısınız yani?" diyor. sesindeki kırgınlığı bir kitap cümlesini okuduğum kadar net bir şekilde okuyabiliyor olmak, etime aynı anda yüzlerce kanca saplanıyormuş gibi bir acıyla haykırmak istememe sebep oluyor.

"hayır," diyor, yutkunuyorum. "ona da aynen böyle söyleyin."

sonra ardıma bile bakmadan geldiğim yoldan geriye dönüyorum.

çünkü bazen, her ne yapılırsa yapılsın hayatın bana çoktan çizmiş olduğu o yoldan hiçbir zaman sapamayacağımı çok iyi biliyorum. tıpkı bazı gidişlerin kabul görmesini beklemek için zamanımın olmadığını ve bazen, gerçekten, ama gerçekten yalnızca gitmek ve geriye dönmemek gerektiğini bildiğim gibi.

çünkü insanlar; buraları yalnızca ziyaret eden ruhların adı. tüm ruhlar da daima yaşayan o varlıklar. insanlarla yaşanan tüm karşılaşmalar büyük birer tecrübe ve tüm tecrübeler de sonsuza dek sürecek bağlantılar. gerçek insanlarsa her tecrübenin etrafını kapatan canlılar. bense; gözpınarları hayatı boyunca hiç sızlamamış insanlardan farklı olarak, hiçbir boşluğu açık bırakmam. yüreğimde en sevdiğim insanlara karşı kötü duygular besleyerek kalmaya devam edersem ve bu boşluk kapanmazsa, bunun yaşamımın başka anlarında yineleneceğini bilirim. tıpkı bir kez değil, dersimi alana değin, defalarca acı çekeceğimi bildiğim gibi.

kaybolduğumu hissettiğim zamanlarım çoktur bu yüzden. ve pek kimseler de anlayamaz bunu. bu yüzyılda insanlar kendi kayıplarının bile farkında değilken ve en büyük kayıpları kendi başına yalnızca kendileri getirirken üstelik.

döneceğimi bildiğim bir yerlerin kalacağından emin olabilmek adına, gitmem gerektiğinde arkama bile bakmadan giderim bu vesileyle. terk ettiğim her mekan, her insan ve her yaşam uğruna, o boşluğu sâfi zararla doldurmamak ve kimseyi daha da kanatmamak, çoktan kaybolmuşken bir daha kaybolmamak ve her sabah uyandığımda kendi yüzüme bakacak cesareti bir kez daha bulabilmek için.

var olmak, hâlâ sevebilmek ve bir parça da olsa yaşayabilmek için.

eksikliğini ebediyen hissettiğimiz insanlardan gitme gerekliliği.

zira tüm mevzu; bundan ibaret.

uzun bir bölüm olmaması gerektiği için uzun olmamış, kısa bir geçiş bölümü.

uzun bir bölüm olmaması gerektiği için uzun olmamış, kısa bir geçiş bölümü

Oops! This image does not follow our content guidelines. To continue publishing, please remove it or upload a different image.

03:51.

match in the rain || taekookWhere stories live. Discover now