Eve kapanık bir hayat yaşadığımdan bahsetmiştim. Ömrüm babaannemle çekirdek çitlemek ve odamı dumana boğup kitap okumakla geçiyordu. Amcamın yanına çalışmaya gittiğim zamanlar amcam beni hemen tanıtırdı müşterilere, tanıdık olursam daha çok bahşiş verirlermiş. İşimi soran olursa yazarım diyordum. Kendimi yazar veya şair sandığımdan değil, tepkileri merak ettiğimden. Çoğu "Benim hayatımı yazsana benim hayatımdan ala roman mı olur?" Şeklinde tepki veriyordu. İnsanlar böyledir. Eğer ressam olduğumu söyleseydim de "Beni çizsene." Derlerdi. Kendilerini önemli hissetme isteği sonucu dile dökülen kelimeler bunlar. Tıpkı 20 yıldır evli olduğu karısına "Sence ben yakışıklı mıyım?" Diye soran adam gibi. Birilerinin onlara sürekli kendilerinin ne kadar önemli biri olduğunu hatırlatmalarını isterler çünkü uzun ve yorucu hayat maratonları, zirveye çıkma çabaları ve yoğunlukları bunu kendilerinin yapmasına izin vermez. Bu yüzdendir ki ödüller insanları mutlu eder. Para ödüllerinden falan bahsetmiyorum, sembolik ödüller. Şampiyon olan okul takımında hiç forma giymemiş olan ama yine de takım şampiyon olduğu için madalya alan oyuncuyu düşünün. Kazandığı madalya gerçek hayatta hiçbir işe yaramaz, başarısının sonucu da diyemez buna çünkü hiç oynamadan kazandığını o da bilir. Ama yine de bu onu mutlu eder. Neden? Çünkü kendisini önemli biri gibi hissetmiştir, biri ona onun özel olduğunu hatırlatmıştır. Ama şöyle bir şey var, kimse düşündüğü kadar özel veya iyi bir insan değil.
Buraya gelme amacım üniversiteydi ama ona bile doğru düzgün gitmiyordum. Belli bir zamandan sonra herkes gözüme birer yarış atı gibi görünmeye başlamıştı. Hani oyunlarda falan karakterlerin üzerinde "Stamina" gözükür bir çubuk üstünde, ben de insanlar üstünde "Tahammül süresi" görüyordum artık. Yeni biriyle tanıştığımda birkaç dakika sonra kafasının üstünde ona ne kadar katlanabileceğimi gösteren tahammül süresi beliriyordu. Bu kimi zaman üç gün, kimi zaman beş gün, kimi zaman yarım saat oluyordu. Bu belki saçma gelebilir fakat sadece farklı, çünkü kimse kimseyi olduğu gibi görmüyor. Kimi çevresine baktığında herkesi çeyrek altın olarak görüyor, kimi çevresindeki tüm kadınları yalnızca seks yapmaya programlı robotlar olarak görüyor, kimiyse "ya aslında öyle değil de..." şeklindeki "ama"lar olarak görüyor çevresindeki herkesi.
Yine bir sabah odamı dumana boğuyordum ve babaannem içeri girdi, bana karşı hep sakin ve iyidir ama o an kızdı, odayı duman altı etmeme karşı olduğunu da öğrenmiş oldum böylelikle. Güzel bir çözüm önerisi sonrasında kokuyu çeken mum almaya dışarı çıktım. Eminim daha hoş ve şık bir ismi vardır ama adı aklıma gelmiyor, odanın duman dolmasını engelliyormuş. Bu vesileyle dışarı çıkmış oldum. Mumu aldıktan sonra biraz dolaşmaya karar verdim. Son aylarda sadece rulo kekler ve probisle beslendiğim için dışarıda yenecek güzel bir yemeğin beni hayata bağlayacağını düşündüm. Geldiğim gün amcamın beni getirdiği kebapçıya gidip lahmacun söyledim, mekan kalabalık olduğu için gelmesi biraz uzun sürdü bu sırada etraftaki insanları inceledim. İnsanları sevmiyorum.
Yemekten sonra paketteki son dalı da yakıp dar ve yamuk yoldan eve doğru yavaş yavaş yürümeye başladım. Yürürken dikkatimi yolun kenarındaki bir kitapçı çekti, daha doğrusu ismi çekti. "Ezilen dostların temsili Plüton"du kitapçının adı ama yalnızca "Plüton" gibi görünüyordu, çünkü "Ezilen dostların temsili" kısmı yukarı ufak bir nota benzer şekilde iliştirilmişti. Elimde fazla kitabın da kalmadığını hatırlayınca içeri girmeye karar verdim. Ufak ve hoş bir mekandı, duvarlardaki resimler ve çalan müzikler birleştiğinde nostaljik bir havaya bürünüyordu ortam. Kasada duran bir kız ve ayakta durup kasadaki kızı izleyen kıvırcık top sakallı hariç bir çalışan görmüyordum etrafta. Kıvırcık top sakallıya "Robert Ludlum kitapları var mı?" diye sordum. Gözünü kızdan ayırmadan "Var şu tarafta." Diyerek işaret parmağını sağa doğru yöneltti. O an içimden o parmağı kırmak geldi ama yapmadım. Neydi beni engelleyen? "Medusa darbesi'ni istiyorum." Dedim kıvırcığa, tam parmağını tekrar kaldırırken parmağını tutup savurdum. "Sen ver." Dedim.
"Nereden çıktı manyak mıdır nedir?" tarzı bir bakış atıp gösterdiği tarafa doğru ağır adımlarla yürüdü. Eğilip bir süre bakındıktan sonra bulamadığını ima eden bir bakışla bana döndü ve sipariş ettirmek için kasaya gitmemi söyledi. Uğraşıp uğraşmamak arası bir tereddütle kasaya baktığım an "Yağmurcum arkadaşın siparişini alır mısın?" Diye bağırdı."Siparişi verdim, numaranızı yazın geldiğinde ararım ben. Bu arada isterseniz Jeff Abbott'ın bir kitabını alın."
"Efendim?"
"Abbott günümüzün en iyi gerilim yazarlarından."
Uzun zaman sonra biriyle bir diyalogum üç cümleden uzun sürmüştü, devam ettirmek istedim. Neden?
"Onu da bir sonraki gelişimde alırım, buraya fazladan bir geliş demek bu."
"Belki de bunun yerine daha fazla kitap okumalısın?"
"Fazla kitap okuyorum zaten, evde fazla vakit geçiriyorum. Santiago Nasar'ın son anlarında hissettiğini geniş zaman kipinde hissediyorum."
"Kapında bıçaklanacağını düşünmüyorum." Dedi. Güldü. Güldüm.
Güldüm.
Güldükten sonrası çok net değil, numaramı verip ayrıldım. Geçtiğim dar ve yamuk yolları tekrar geçtim fakat bu kez yol kenarındaki çiçekler gözüme çarptı, ve köpekler. Eve vardığımda daktilonun başına geçtim ve yazdım. Kelime hatalarıyla dolu düzgün yazılmamış kağıt müsveddeleri haricinde düzgün bir şeyler yazmıştım. Bu başarının sevinciyle olsa gerek, veya sadece içimden geldiği için salona gittim ve babaanneme sarıldım. Uyuyakalana kadar babaannemle dizi izleyip çekirdek çitledik, babaannemle vakit geçirmeyi seviyordum. Uzun zaman sonra televizyon izlerken küfür etmemiştim. Babaannemin dizinde uyumayı seviyordum, ne zaman babaannemin dizinde uyuyakalsam sevgiye ve şefkata ne kadar ihtiyacımız olduğunu fark ediyorum. Hepimiz şefkate açız.
