Önüne çayın gelmesiyle elini uzatıp tabağı kendi önüne çekti. Yanındaki tek şekeri içine attı. Başını kaldırıp çırağa sağ gözünü kırptı. Onun teşekkürü buydu ve sanki bunu beklermişçesine çırak bu işareti almadan yanından ayrılmazdı. Çünkü kahveye gelen müşterilerden bir tek o, onun hal hatırını sorardı ve kendisine değer verdiği içinde o da bunu karşılıksız bırakamazdı.
Yanına gidip oturdum. Sırtındaki siyah deri montu sandalyesine asmış, önündeki gazeteye dalmıştı. Beni fark etmesine rağmen daldığı haberden başını kaldıramıyordu. Hafifçe başını bana çevirdi. Ama gözü hala gazetedeydi ve sonunda "Hoşgeldin Baba Rahmi" dedim. Bu söz onu, adeta üzerindeki büyüyü bozmuş gibi gazeteden bağlantısını kopardı. Bana doğru döndü. "Hoş bulduk ağabey" dedi. Ayağa kalktı sarıldık, otururken sandalyesini düzeltti. "ya kusura bakma ağabey şu haber gözüme ilişti de ondan dönemedim. Nasılsın? İyisindir inşallah" Elimi göğsüme koydum "Hamdolsun Rahmi seni sormalı, kızları yolladın okula, sen de işe gideceksin değil mi?" Bu soruları sıralarken başını sallayarak onaylıyordu. Arada da çayını yudumlamayı ihmal etmiyordu. "Ne yapalım ağabey, hayat işte... Senin işler nasıl gidiyor" elimle içeride oturanları işaret ettim. Gözlerini indirdi. " Ağabey, ben seni çok takdir ediyorum" dedi. Gülümseyerek "Niye, hayırdır." dedim. "Ağabey sende biliyorsun, burada kâğıt filan oynatmıyorsun; maçlar ile mafya dizilerini izletmiyorsun onun için senin buraya fazla gelmiyorlar değil mi?"
Bunu sorunca yüzümü ekşittim "Bunun için gelmiyorlarsa gelmesinler kardeşim" dedim.
"Ağabey niye bozuk attın şimdi, ben seni takdir ediyorum dedim ya gelmezlerse gelmesinler"
"Yok, Rahmi ben sana kızmadım, yani kahveler işlevini yitiriyor ya ona kafam bozuluyor işte ama yine de sonuna kadar direneceğim emin ol buna..." dedim.
"Kesinlikle ağabey yani televizyon izliyorsan evinde var, git izle. Kâğıt oynayacaksan başka yer mi yok" dedi.
"Eskiden insanlar buraya muhabbet etmeye gelirlerdi. Şu an bizim yaptığımız gibi, bak ne güzel söz! "muhabbet" sevgi demek muhabbet... Peki, söyle bakalım neden sohbet demedim de muhabbet dedim?" Rahmi soruyu duyunca gözlerini tavana kaldırdı. Çay kaşığını bardaktan çıkarıp çay tabağının yanına koydu. Dudaklarını büktü. Sonra "Neden ağabey" dedi.
"Çünkü kahvemde asla siyaset konuşturmam. Ne zaman iki kişi üç kişi siyaset konuşsa hemen müdahale ederim 'Çıkın dışarıda konuşun kardeşim' derim. Ha! Eskiden konuşulurdu; ama kimse kimseyi kırmazdı
Şimdi ise önce tartışma, sonra kavga, ondan sonra da küslük... Küslüğe hiç tahammül edemem benim kahvemde küslük olmaz. Olsa da gidin barışın gelin derim vallaha."
* * *
Bir cumartesi günü vakit öğleye doğru gelirken müşterilerin biraz arttığını fark ettim. Ocağın yanından kim gelmiş diye kahvedekileri gözlerken biri el salladı; ama iyi seçemedim hemen yakın gözlüğümü çıkardım. El sallayan Baba Rahmi'ydi. Ben fark etmeden çayını almış çoktan yudumlamaya başlamış bile... Yanına gittim, önünde geçen günün gazetesi vardı. Ama bu sefer gazeteye dalmamıştı. Hemen hal hatırını sorduktan sonra muhabbete başladık. Kızlarının ödevleri olduğu için sınıf arkadaşlarının evine gitmişler. O da fırsattan istifade "Bir hafta sonu da bir annemin mezarını ziyaret edeyim" demiş ve gelirken oraya uğramıştı. Halinden belliydi zaten anasını hatırlamış belki de dertleşmiş ağlamış öyle gelmişti.
"Biliyor musun ağabey? Anamın çok rahatsızlığı vardı. Mesela şekeri, kolesterolü vardı. Bir de kalp hastalığı da cabası ama ona rağmen hiçbir işte bizden yardım istemezdi. "Ana, dur yardım edeyim" derdim. "yok, evladım kadının işine erkek eli değmez" derdi. İtiraz edince tek ve net cevap verirdi "öyledir". Ağabey, zaten bizim Anadolu kadınının en önemli özelliği de az laf çok iş değil mi ve onların bir şeyi ispatlama gibi bir dertleri de yoktur. Mesela onun yanında bir kötü söz çıktımı ağzımızdan "Ağzın şep olsun" derdi. Bu ne demek diye sorardık. "Öyledir" derdi."
Çayı yarısına kadar içmiş ve çay soğumuştu. Çırağa dönüp işaret ettim. Gelip boş bardağı aldı.
"E..." dedim.
"Ondan sonra ağabey, biz tabi o zamanlar İstanbul'da oturuyorduk. Benim iki ablamdan büyük olan ablamın oğlu vardı adı: "Vefa" idi. İstanbul'da üniversiteyi kazanmıştı. Bende havaalanında bagaj bmünde işçiydim o zamanlar. Ablamın oğlu, yani benimde yeğenim oluyor. Ama neredeyse yaşıtız. Birinci sene benimle aynı odada kaldı. Onun her türlü ihtiyacını biz karşılıyorduk. Tamam, ona eyvallah ama o kadar dağınık ki affedersin donunu bile odanın ortasında bırakıp gidiyor. Üç günde, bir sepet çamaşır biriktiriyor her yemeği yemiyor. Anam o ne yiyorsa o yemeği yapıyor. İşte bu, zamanla üç-dört yerden burs almaya başladı. Toplam aldığı burs ücreti neredeyse benim maaşımı geçmişti, e bu kadar burs alda bir kere de akşam gelirken elinde bir şey getir, yok!"
Çayından son yudumunu da aldı. Bardağından halen buhar tüterken, çırak çoktan bardağı alıp götürmüştü. Geriye dönüp seslendim "Biraz demli olsun" dedim. Konuşmak için çayın gelmesini bekledi ve gelmesiyle devam etti.
"Ağabey bir insanla aynı odada dört yıl beraber kalırsın da bir kere muhabbet etmez mi? Bir kerecik 'Yahu ben bunca yıl burada kaldım' deyip bir kere teşekkür etmedi. Yemekten sonra minnetsizce kalkıp giderdi. Bir kere bile 'Eline sağlık' dediğine şahit olmadım. Okullar tatile girdiği zaman eve gelir. Valizini toplar giderdi. Bir 'Allaha ısmarladık' bile demeden... Memleketten döndüğünde -bizim oralarda adettir- bir şeyler gönderilir. Dört sene boyunca bir kere bile bir iğne bile gönderilmedi. Onun bu halini görünce artık eskisi gibi kızmadım ona, 'Demek ki bu vefasızlık onlarda aile geleneğiymiş' dedim kendi kendime. Annem o hastalıkla bir kere bile şikâyet etmedi. Ve annemin ısrarıyla onun mezuniyet törenine katıldık. Annesiyle babası da gelmişti. Ama annem onun annesinden daha sevinçliydi. Herkes annemi onun annesi zannetmişti. Çünkü en çok dua eden, en çok ağlayan ve en çok alkışlayan yine annemdi. Ama o bir kere bile sarılmayı anneme çok görmüştü. Neymiş arkadaşları varmış. Ayıp oluyormuş filan."
Başımı kaldırdığımda dinleyen sayısı çoğalmıştı. Çırak ocağı bırakıp, yanımdaki sandalyede oturuyor. Herkesin bardakları da boş halde duruyordu. Çırağı dürttüm gözümün içine baktı. Durumu anladı. "Hemen usta" dedi. Rahmi'ye döndüm "Demek öyle, dört yıl bir adamın kahrını mı çektiniz?" dedim. Rahmi yüzüme baktı ve "Ağabey daha bitmedi ki" dedi. Dinleyenler dikkat kesildi.
"Mezun olduktan sonra üç ya da dört ay sonra bir gün çıkageldi. Akşam işten geldikten sonra biri benim odam da yatıyor. Ertesi sabah bir baktım yerinde yok. Bizim oğlan meğer bankada devlet memuru olarak işe başlamış. Akşam işten geldi. "Hayırlı olsun" dedim. "Sağol" bile demedi başını salladı. "Burada mı kalacaksın" dedim. Yine başını salladı. Çok sinirlendim. Ayağa kalktım üzerine yürüdüm. "yeter artık" diyecektim ki annem kapıyı açtı Vefa'ya "yemek hazır evladım." Deyip gitti. Odadan çıkarken bana alaylı bir şekilde bakıp çıktı.
Bu adam iki sene daha kaldı ve aynı huylarını devam ettirerek. Bir gün ummadığımız bir gündüz vakti geldi. Bütün eşyalarını valizine koydu. Çıkarken bana döndü "İsteğiniz oldu, yakın" dedi. İlk tepkimi gösterecektim ki annem içeriden odadan fırladı. "Hayrola evladım. Nereye gidiyorsun? O valiz de Ne?" dedi. Cevap vermedi. Çağırdığı taksi geldi. Valizini taksinin bagajına koyduğu sırada geri döndüm ki oda ne!"
"Tamam, daha doldurma, fazla içtim."
OYLAMAYI UNUTMAYIN
