Jack Seward'ın Hikâyesi...
Arthur'dan Lucy'nin garip hastalığının korkunç haberini duyduğumda, hemen ona gittim. Onun çok hasta olduğunu görebiliyordum. Bütün gün yatakta yatıyordu ve hareket etmiyordu. Bir hayalet kadar beyazdı ve çok zayıftı. Geceleri uyumaktan korkuyordu ve sabahları boynunda iki garip küçük yara vardı.
Lucy'de neyin yanlış olduğunu bilmiyordum. O kan kaybediyordu. Ama nasıl? Boynundaki bu iki küçük yara yüzünden mi?
Hollanda'dan eski hocam Profesör Van Helsing'e göndermeye karar verdim. Belki o yardım edebilirdi.
Hemen geldi ve Lucy'nin nasıl hasta olduğunu görünce, "Ona kan vermeliyiz." dedi.
"O benim kanımı alabilir!" diye bağırdı Arthur, "Hepsini... Son damlasına kadar!"
Van Helsing haklıydı. Arthur'un kanıyla, Lucy derhal iyileşmeye başladı. Ama gitmeden önce, Van Helsing bir şey daha yaptı. Çok kuvvetli bir kokusu olan bazı çiçekler getirdi ve Lucy'nin boynunun etrafına bir daire gibi koydu. "Canım," dedi, "Bunlar sarımsak çiçekleri. Bu gece onları boynundan almayın ve penceresini açmayın."
Van Helsing birkaç günlüğüne Hollanda'ya geri dönmek zorunda kaldı ve ayrılmadan önce bize şunları söyledi: "Her gece Lucy'yi izlemelisiniz ve sarımsak çiçekleri giydiğinden emin olmalısınız."
Lucy'nin annesi hasta oldu, kalbi güçlü değildi, ve Arthur da babası öldüğü için eve geri dönmek zorunda kaldı. Böylece bir hafta boyunca Lucy'yi kendim izledim, bazen de yatağının yanında oturduğumda, pencereden garip sesler duydum. 'Belki bir ağaç ya da rüzgârdır.' diye düşündüm.
Gün boyunca hastanemde çalışıyordum ve bir hafta sonra çok yorgun düştüm, bu yüzden bir gece Lucy'nin evine gitmedim. Uyumam gerekiyordu, Lucy'nin annesinin ve hizmetkârların orada olduğunu biliyordum. Ayrıca Van Helsing, Lucy'nin gece takması için her gün yeni sarımsak çiçekleri gönderiyordu.
Ertesi sabah hastanede Van Helsing'ten bir not aldım. "Bu gece Lucy'yi dikkatlice izle," yazmıştı, " Yarın seninle olacağım." Ama yarın, şu andı! Not geç gelmişti!
Kahvaltıyı beklemedim, aceleyle eve gittim. Kapıyı çaldım ama cevap yoktu. Az sonra Van Helsing geldi.
"Noldu?" diye bağırdı, "Notumu almadın mı? Çabuk! Belki de biz zaten çok gecikiyoruz!"
Tekrar çaldım ama cevap hâlâ yoktu. Evin arka tarafına gittik ve Van Helsing mutfak penceresini kırdı ve içeri girdik.
Mutfakta karanlıktı, ancak yerdeki dört hizmetçinin bedenlerini görebiliyorduk. Ölü değillerdi, ama uyuyorlardı. "Birisi içeceklerine bir şey koymuş." dedi Van Helsing, "Hadi! Lucy'yi bulmalıyız. Eğer çok geç kalmazsak!"
Lucy'nin odasına koştuk ve dışarıda durduk. Beyaz yüzlerle ve titreyen ellerle kapıyı yumuşakça açıp odaya girdik.
Ne gördüğümüzü nasıl tarif edebilirim? İki kadının bedenleri -Lucy ve annesi- yatakta yatıyordu. İki kadının da yüzleri beyazdı ve annenin yüzünde berbat bir korku vardı. Elinde Lucy'nin boynundaki çiçekleri tutuyordu ve yerde kırılmış pencereden bir cam vardı, Van Helsing iki kadına bakıyordu.
"Zavallı anne ölmüş," dedi, "Ama Lucy için çok geç değil! Git ve hizmetçileri uyandır!"
Onları uyandırmak için aşağı koştum. "Onu sıcak bir banyoya koyun." dedi Van Helsing.
Bir süre sonra, Lucy biraz yaşam göstermeye başladı ve onu alıp sıcak bir yatağa koydular. Zaman zaman uyudu, ama hayatta kalmak için savaşmadı. Hiçbir şey yiyemedi ve çok zayıftı. Arthur'u gönderdik ve geldiğinde çok mutsuzdu. Babası şimdi ölmüştü ve Lucy'nin çok, çok hasta olduğunu görebiliyordu. Birimiz her zaman Lucy ile oturdu ve o gece Arthur ve Van Helsing oturma odasında uyurken ben Lucy'yi izledim.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
DRACULA
VampireTransilvanya'nın dağlarında bir kale vardır. Orası Kont Drakula'nın evidir. -karanlık ve tekin bir yer, geceleri duvarları etrafında kurtlar ulur.- 1875 yılında Jonathan Harker, Kont Dracula ile iş yapmak için İngiltere'den gelir. Ama Jonathan kendi...
