Yıl 1927, bir Koreli olarak asi hain olarak anıldığımız zamanlar, Japonya'da bir kiraz bahçesinden yazıyorum bunları. Umarım bir gün okursun Kim Taehyung, sana olan sonsuz aşkımı.
🖋️: @lotusundaktilosu
❝Kalbimde maziden bugün izler var. Her siyah saatım bu izle erir. Ruhumu geçmişin hicranı sarar. Doğanlar ölür ölen dirilir. Anladım hayatmış mazinin adı. Yıllara karışan her şey ses verir. Hasretle doludur geçmişin yadı. Mazinin elemi bile tatlıdır. ❞
- Nazım Hikmet Ran-
Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.
❝Ah, sevgilim, Taehyung... Tanışmamız 6. gecesini hatırlıyor musun? Bana benim mutlu sonum olacağını söylediğin geceyi hani. Japonya'nın soğuğunda üşümüş ellerimi tutmuştu sıkıca, küçük bir çocuk kaybolmasın diye sıkıca tutar ya babası işte öyle sıkı sıkı tutmuş tun ellerimi. Benim mutlu sonum... Benim mutlu sonum... Benim mutlu sonum böyle olmak zorunda mıydı? İsyan etmek istiyorum. Her şeye, herkese... Hatta affet beni sevgilim ama çoğunlukla sana bile... Üzgünüm Taehyung, ben bencil bir kızım. Zaten bencil olmasam neden vatanımı bırakıp Japonya'da geleyim. Yuvalarımızı yıkan, halkımızı işkencelerle öldüren bu insanların yurduna niye geleyim? Okuma imkanı büyüleyiciydi. Şakrı söylebilmek, doyasıya, eşsiz bir fırsattı. Çantamı heyecanla toplayıp gemiye bindiğim günü anlatmış mıydım sana? Deli rüzgar saçlarımı dağıtırken denizin tuzlu kokusu dolmuştu ciğerlerime. Ne muazzam bir andı güvertede yaslanıp öfkeyle dans eden dalgalarla karışan güneşin batışını izlemek. Beklediğim gibi değildi hiçbir şey. Yurdundan farklı bir yerde tek kelime bilmiyordum. En kötüsü de kendi dilimde konuşmam tamamen yasaktı. Şu 3 günlük dünyada sonumu getirebilecek bir yasaktı hem de. Yolsa itip kakanlar, sınıfta uçuşan küfürler, sözlü tacizler... Dillerini neredeyse hiç bilmiyor olmam anlamadığım anlamına gelmezdi. Oysa onlar hep böyle düşünüp konuşurdu. İnsanlar korkunç varlıklar Kim Taehyung; beni deli gibi seven sen ve seni deli gibi seven ben bile korkuncuz. Korku kelimesinin tam manasının insan olduğunu düşünüyorum sevgilim aksini iddia etmek imkansız görünür gözüme. İnsanlar beni korkutuyordu. Hala da öyle. Hatta şimdi ne zaman sokağa çıksam hep aynı sahne canlanıyor gözlerimin önünde. Sen varsın, ellerin bana doğru uzanmış ama ulaşamıyor, çiçeğini koparmak isteyip ulaşamadığım kiraz ağacı dalları gibi tıpkı. Dudaklarından ansamsız romantik bir cümle dökülüyor, ah romantik cümleler seninle birlikte soluyor sanki. Arkanda bir adam, hayır adam değil bir asker. Sonra tek el silah sesi... Yere düşen bedenin... Ne zaman sokağa çıksam hep bu anları yaşıyorum tekrar tekrar. İnsanlardan korkuyorum Kim Taehyung, karanlıktan korktuğumdan çok daha fazla korkuyorum hatta sevgilim. Ben seni bir kere değil binlerce kere kaybedeceğimi biliyorum, bu yüzdendir amansız korkum. Sokakta binlerce Kim Taehyung var sevgilim. Özgürlüğü arzulayan binlerce sevgili var bu düşman sokaklarda. Benden de binlerce var, korkarak yaşayan binlerce sevgili var. Kaybetmekten korkarak yaşıyoruz hayatlarımızı Kim Taehyung. Çok korkuyorum Kim Taehyung. Ve gittiğini kabullenmek dünyanın en zor işi olacak ya da belki de buna gerek duymam. Ne dersin, belki de yanına gelmeliyim?❞
Park Chaeyoung, dolma kalemini mektubun yanına bırakıp ayağa kalktı. Camdan dışarıyı seyretmek istemişti. Kaldığı pansiyonun camından okyanus görülüyordu. Şimdilerde güneş batıyordu. O turunculu sarılı ara sıra kırmızıya bile boyanan mavi tuvali seyretmek istiyordu. Belki de son kez seyrediyorumdur, dedi içinden. İçindeki kız yaşamak için ölümü arzuluyordu. Yaşamak için ölmek istemek... Yaşamak için ölmek... Kim Woo Jin böyle yazmamış mıydı günlüğüne "Gerçekten yaşamak için ölümü arzuluyorum." Kim Woo Jin öldürülünce kendini atmamış mıydı okyanusa Yun Shim Deok? Onun da sonu farklı görünmüyordu şimdi gözüne. Aradan sadece bir yıl geçmişti. O gün çıkan gazete haberlerini okuyup dehşete düşmüştü. Sahi Yun Shim Deok ülkesinin ilk sopranosu değil miydi? Aynı kaderi yaşıyoruz, dedi bu sefer kendine. Tıpa tıp kaybı kaderi yaşıyoruz. Tarih kendini farklı zamanlarda tekrar eder. Park Chaeyoung'In kaderi tarihin eski bir sahnesini tekrar sahnelemekti.
Kim Taehyung bir devrimci değil devrimin ta kendisi olmak istenmişti, Park Chaeyoung ise yeniden yaşamak için sonsuzca sevmek. İstemsizce açtığı ellerine baktı. Bomboş kalmışlardı. Ne Kim Taehyung devrimin ta kendisi olabilmişti ne Park Chaeyoung sonsuzca sevebilmişti. Kim Taehyung ülkesinin bağımsızlığı için çalışırken vatan haini hükmü ile ölmüş bir başka devrimci olmuştu, Park Chaeyoung'ın ise sonsuz aşkı bir anda noktalanıvermişti.
Bazı mutlu sonlar mutlu son değildi. Bazı sonlar planlanmış, bazıları ise zamanın akışına bırakılmış sonlardı. Chaeyoung ve Taehyung'un mutlu sonu bundan yıllar yıllar evvel, daha onlar doğmadan, yazılmıştı kara kaplı deftere. Hüküm basitti: ayrılık.
Bembeyaz bir kelebek, belki de kozasından yeni çıkmıştı, uçtu gözlerinin önünde kadının. Özgürlüğe doğru yol alan kelebeğe baka kaldı Park Chaeyoung.
"Özgürce uç Kim Taehyung!"
Bu sözleri fısıldadı uçup giden, gözden kaybolan, kelebeğin ardından.
"Bu dünyada mutlu son diye bir şey yok, özgürlük de yok. Ancak madem bir kere kavuştun o zaman özgürce uç mavi gökyüzünde Kim Taehyung! Bu sefer seni ne düşman ne ben durdurabilirim."