Nükleer Başlıklı Kız- Ölesim VarTam bir haftadır, mide asitim midemi delmekle meşguldü. Yere düşen gözyaşlarım ilk önce yüzümü eritiyordu. Sanırım boğazım gerçekten yırtılmıştı. Tüm yıldızları çok net görmemi sağlayan bu pencere artık kapalıydı, perdesi asla açılmayacaktı. Ve bu pencereyi içinde barındıran oda artık benim boşluğumdu, karanlık boşluk...
Kasıma gireli on gün filan olmuştu. Ama ben hâlâ yanıyordum. Doğalgaz açıktı, pencereler kapalıydı ve ben bir haftadır yorganın altında ağlıyordum. Okula gitmiyordum. İçimdeki o tarif edilemez duygu, belki vicdan azabı bol bol hüzün ve özlem, tüm iç organlarımı çürütmüştü sanki. Bu kaçıncı kaybedişimdi?
"Alya kızım yeter artık çık şu odadan." annemin sesiydi bu sanırım, kulaklarımda işlev görmez olmuştu şu bir haftadır. Kapım kitli filan da değildi, ama herkes daha doğrusu annem ve Ömür tek kalmam gerektiğini biliyordu. Onun için gelmiyorlardı bu odaya.
"Kızım bak yarın okula gitmek zorundasın çok fazla oldu devamsızlığın. Senin için zor olacak biliyorum ama..." annemin sesi de kısıktı, o da ağlamıştı.
Yüzümü boş boş baktığım duvardan ayırdım ve annemin o masum suratına baktım. Çok yıpranmıştı bu yüz, çok gözyaşına sahip olmuştu. Gözümü annemin mavimsi gözlerine diktiğimde tüm biriktirdiklerimi unutup anneme kocaman sarıldım. Yumuşak elleri bedenimi sardığında sanki beş yaşında bir çocukmuşum gibi, sanki gözyaşım kalmış gibi tekrar ağlamaya başladım...
∞∞∞∞∞∞∞∞∞
Başımı sallamıştım 'başınız sağolsun' diyen son arkadaşıma da. Hiçbiriyle samimi değildim aslında bu okulda. Bir tek Rüzgâr vardı, ama o da gitmişti işte. Artık kimse yoktu.
Yetim sayıldığım için liseyi çok da lüks olmayan bu lisede okuyordum. Olağanın aksine hiç kimse benimle uğraşmıyordu. Derslerim fena değildi aslında. Ama artık düzeleceğini pek sanmıyordum. Okula da zorunda kaldığım için gelmiştim zaten.
Çektiğim vicdan azabı her dakika kendini belli etmeseydi ne olurdu ki sanki.
Doktorun Bahadır amcaya 'başınız sağolsun' demesinden sonra hiçbir şey hatırlamıyordum o güne dair, hatırlamak da istemiyordum zaten. Yağmurlu bir günde toprağa vermiştik Rüzgâr' ımı. Son kez sarılamamıştım, o büyülü kokusunu son kez içime çekememiştim, son kez gözlerindeki huzurda kendime bulamamıştım...
Acı içimi daha çok kavurmaya başlamıştı bunları düşündükçe. Neden her şey zamansız olmuştu ki hayatımda? Severdim be Rüzgâr seni. En az senin kadar severdim. Neden o kadar büyük bir tepki vermiştim ki sanki? Acaba düşünme yetkimi mi kaybetmiştim o an, ben Rüzgâr' a her şeyden çok değer verirdim. Tabiki de Rüzgâr ile olacaktı benim mutlu sonum. Ama... Olmadı...
Gri gökyüzünde o günden kalma yağmur damlaları vardı. Oturduğum bankta yalnızdım ve esen ruzgâr benim yalnız olduğumu hatırlatırcasına yüzüme çarpıyordu. Sanırım zil çalmıştı ve benim sınıfa gitmem gerekti. Ama değil sınıfa gitmek yerimden bile kalkmak istemiyordum. Hissettiğim acının yok olmasını dileyerek geçirebilirdim tüm ömrümü bu bankta.
Tam acımın böyle geçmiyeceğini anlamış kalkacakken yanımda bir vücut daha hissettim. Yüzümü çevirdiğimde daha önce bu okulda hiç karşılaşmadığım bir surete denk geldim.
'Başın sağolsun.' dedi inanamıyacağım ses tonuyla. Kimdi ki bu, nerden çıkmıştı şimdi? Ona da bu sözü söyleyen herkese verdiğim tepkinin aynısını verdim, başımı sallamakla yetindim. Ama ses tonu çok farklıydı, et herkes bana acımıştı ve bunu en bariz bir şekilde belli etmişlerdi. Ama yanımda duran tanımadığım çocuğun ses tonunda özür niteliğinde bir tını vardı. Acaba daha önce bir kabalıkta bulunmuştu da bana acıdığı için özür mü diliyordu?
Yerdeki kuru yapraklara bakarak düşünmüştüm tüm bunları. Hayat neyi alıp neyi vereceği konusunda şaşırıyordu bazen. Elimizden yanlışlıkla aldıklarını geri verme gibi bir şansı olmuyordu fakat verdiği kişileri çok kolay bir şekilde alıyordu.
İşte ben bunun farkına varmıştım artık. Ben birilerine sahip oldukça hayat benden alıyordu onları. En iyisi sahip olmamaktı. Bundan sonra hayatın bana yanlışlıkla verdiği insanları kabul etmiyecektim hayatıma, kendi karanlık köşemden onların aydınlığına imrenerek geçirecektim ömrümü.
Tüm bunları düşünürken tanımadığım çocuğun hala yanımda durduğunu farkettim. Yalnız kalmak istediğimi söylemek için yüzümü ona çevirdiğimde gördüğüm yüz ağzımın bir karış açık kalmasını sağlamıştı. Aman Allah'ım! Rüzgâr' a ne kadar da çok benziyordu bu çocuk, Rüzgâr'ın hiçbir rengin tanımlayamadığı gözleri sanki bu bedende tekrar ruh bulmuştu. Rüzgâr' ı düşunmekten delirmiştim sanırım. Çektiğim vicdan azabı aklımı sıyırmama neden olmuştu. Kimse O'na benzeyemezdi.
"Rahatsız ediyorum sanırım özür dilerim." demişti yanımdaki Rüzgâr'ın vücut bulmuş hali. "Ama eğer ihtiyacın olursa, ne bileyim işte herhangi bir şeye..." konuşmasını umursamasam da sesini duyabiliyordum. "Ben Doğuhan, bu okulda kime sorarsan bilir. Görüşürüz." diyerek uzaklaşmıştı yanımdan. Evet şuanda istediğim tek şey buydu. Karanlık köşemde birilerinin aydınlanmasını beklemek ve bu aydınlığa direnmekti. Peki benim imreneceğim aydınlığım kim olacaktı?

ŞİMDİ OKUDUĞUN
LİMAN
RomanceIslak sokakta kuru ayakkabılarla yürümek Hiç bitmeyen yağmuru bulutlarla empati kurarak dinlemek Sessizliği içine çekmek Huzura dokunmak Belki de arayıp bulamamak Ya da bulduğunu arayıp bulamadığını sanmak Aşk kelimelere böyle dökülür belki de...