4. Bölüm: Bilinmeyen

108 11 8
                                    

Soğuk tüm bedenime işliyordu. Niye üşüyordum ki ben? Bu mevsimde, bu şehirde üşümem normal miydi? O olmadan yürüdüğüm bu park üşütüyordu beni. Gözyaşlarım tenime bir buz kütlesi olarak düşüyordu. Ah neden kaybeden hep bendim ki?

Yoldan geçen araba sesleri yok olduğunda saatin ne kadar geç olduğunun farkına varmıştım. Islanan yüzümü ceketin koluyla sildikten sonra parkın çıkışına ilerlemeye başladım. Aklıma bir hafta öncesi geliyordu ve düşündükçe gözyaşlarım bana isyan ederek düşüyordu. Cenazesi gelmişti aklıma yine. Bahadır amca, annesi, Gökçe... Hepsi ağlarken ben etrafa donuk bir şekilde bakıyordum. Benim suçumdu Rüzgar'ın zamansızca gitmesi. Bu yükü nasıl kaldırabilirdim ben acaba, babamdan sonra?

Hışırdayan yapraklarda huzur bulmaya çalışırken yanıma birinin geldiğini fark ettim. Ne çok isterdim Rüzgar'ın yanımda dikilip ağladığımı gördüğünde bana kızmasını. Ama gözyaşlarım sağ olsun, bunun imkansız olduğunu hatırlatıyordu bana.

Gelen kişinin yaklaştıkça genç bir erkek olduğunu anlamıştım. Adımlarımı daha da hızlandırırken gölgesi gölgemin yanında fark etmemle yerime saplandım. Kafamı çevirdiğimde yanımdakinin dün okulda gördüğüm çocuk olduğunu anladım. Neden buradaydı ki yine?

"Bu saatte dışarıda tek başınıza yürümeniz tehlikelidir Küçük Hanım." dedi yüzündeki hafif sırıtışla. Karanlıkta tam olarak seçemesem de asker yeşili ince bir kazağın altına siyah bir pantolon giymişti. Dağınık kumral saçlarının ardında sarımsı yeşil gözleri, vuran sokak lambasının ışığı ile parlıyordu. Onun yokluğunda gördüğüm her insanı ne çok süzer olmuştum ben böyle?

Hala olduğum yerde kaldığımı fark ettiğimde büyük adımlarla eve ilerlemeye başladım. Fakat onunda arkamdan geldiğini fark etmiştim. Gölgesi her ne kadar benden geride olsa da nefesini çok yakınımda hissediyordum. Yavaş adımlarımı aniden koşar adımlara çevirdiğimde onun da arkamdan koşarak geldiğini görmüştüm. Tutup omzumdan beni kendisine çevirdiğinde gözyaşlarım henüz kurumamış olan yerleri tekrar ıslatmaya başlayınca bana sarılmıştı. Ben sadece ağlıyordum. Ne ona sarılıyordum, ne de geri çekiliyordum. Ama bir çift sıcak kolun beni sarmasının üstünden bir hafta gibi uzun bir zaman geçmişti. Kendimi buna muhtaç gibi hissediyordum.

Ağlamam sessiz hıçkırıklara döndüğünde beni nihayet serbest bırakmıştı. "Şşş... Ağlamak yakışmaz bu bayana." dedi en az benimki kadar somurtkan bir yüz ve dolu gözlerle.

"Neden buradasın?" dedim kurumuş gözyaşlarımın saklayamadığı somurtkan donuk yüzüm ile. "Çünkü olmam gereken yer burası." dedi duyabileceğim en kısık ses ile.

"Evine git. Bu saatler dışarıda olman için fazla karanlık. Hem yarın okulun yok mu senin?" dedi yüzüne yayılan hafif sırıtış ile. Aramızda iki adım gibi bir mesafe vardı. Allah aşkına bulduğum her yabancının kolları sahiplenmek zorunda mıydı bu küçük bedeni? Karşımda duran tanımadığım adam neden bana karşı bu kadar sıcaktı ki?

İçeri girmemi bekledikten sonra pencereden baktığımda sokağı dönmüştü. Kendimi soğuk yatağa bırakırken beynimi hiçbir düşüncenin kurcalamasına izin vermedim. Belki de deli dersiniz bilmiyorum ama beyaz tavana paralel olan soğuk dudaklarım kıpırdattım ve bugünkü tavanla konuşmamı da yapmaya başladım.

"Terk eden kaçıncı kişisin Rüzgâr? Yaşayamadığım hayatımda yaşamama sebebim olan kaçıncı kişisin, unutulmuşu hatırlatan kaçıncı kişisin? Bende iz bırakan kaçıncı yarasın şifanın ne olduğunu söylemeden yok olup giden? Rüya mıydı senin benim yanımda geçirdiğin günler, hayal miydi? Rüya ise eğer o günler niye uyandırdınız beni!

Okula hayatımın en soğuk bakışını attıktan sonra kapıya doğru ilerledim. Tek umudum okuldu artık. Annemin çalışmasına daha fazla dayanamıyordum. Bir ara kafede çalışmaya karar vermiş, işe başlamıştım. fakat annem öğrendiğinde bırakmak zorunda kalmıştım. Onun için ileride mimarlığı kazanıp Rüzgâr'ın okuduğu üniversitede okumayı planlıyordum. Artık o okula gitmem için bir sebep kalmamıştı.

Küçük bir hapşırma ağzımdan döküldüğünde yağmurluğumun cebindeki peçeteyi bulmaya çalıştım. "Birileri dün dışarıda fazla kalmış sanırım." duyduğum ses ile arkama döndüğümde dünkü gözler alaylı bir sırıtış ile bana bakıyordu. Benim neler çektiğimi, neler hissettiğimi, ne halde olduğumu bilmeden beni diğer oyuncaklarından biri sanıyordu sanırım. hiçbir şey söylemeden yanından hızlıca geçtim. Okul binasına girdiğimde hala arkamdan geldiğini fark ettim. Hiçbir tepki vermedim. Kimseyle uğraşacak halim yoktu. Sınıfa girdiğimde kızlı erkekli bir grup öğretmen masasının etrafında toplanmış sohbet ediyor, bir grup ise arka köşede yeni aldıkları dergiden erkek kesiyorlardı. Ben içeri girdiğimde herkesteki mutluluk, sakin bakışlara dönmüştü. Ah, doğru ya! Bana acıyorlardı. Hâlbuki bana acımaları acımı daha çok derinleştiriyordu. Sanırım bundan haberleri yoktu.

Bir de herkes şaşkındı. Sanırım bu kadar erken okula geri dönüş yapabileceği tahmin etmemişlerdi. Haklılardı. Ama ben yıkılmaya ve yalnız bırakılmaya o kadar çok alışmıştım ki, bunu da yeterli gözyaşıyla içime atabilmiştim. Ne yapsaydım? Birkaç yıl boyunca kimseyle konuşmayıp odama mı kilitleseydim kendimi? Hayır, ben bu değildim.

Sırama doğru yönelmeye başladığımda bana bakan gözler azalmıştı. Peki ya şu pişkin çocuğa ne olmuştu, en son peşimden gelmiyor muydu? Her neyse... Önemseyecek değildim.

Değişen ders programından haberdar olmadığım için yanımda hiçbir kitap yoktu. Sanırım bana acıyanlar arasına hocalarım da eklenmişti ki dersin fizik olmasına rağmen hala uyuyabiliyordum. Aslında sadece başım sıraya gömüktü. Ben bile hala ayakta durabilmeme şaşırıyordum doğrusu. Babasını ve her şeyim diyebilecek adamı aynı yerde kaybetmiş bir kız. Ah, harika! Daha güzeli olamaz herhalde.

Ne çabuk silinmişti onca hatıra zihnimden? Hayır, silinmemişti. Sadece hatırlamamam gerekiyordu, o kadar. Hatırlarsam dayanamam ki. Hazır moloz dağlarının arasında yaşamaya hem mahkûm edilmiş hem de alışmışken, güneş ışığı dileyemem ki ben. Elde edemeyeceğim şeyleri istemeye hakkım yok benim. Yitirilmiş bir gece yıldızına kavuşamaz ki!

Zilin çalmış olduğunu fark ettiğimde yüzümü gömdüğüm sıradan kaldırmıştım. Benim bile bir hafta içinde alışmışlık rolü yapabildiğim daha doğrusu gözyaşım kalmadığı için ağlamayı bırakabildiğim bir hüznü, Cansu kaldıramamıştı. Rüzgâr'ı sanırım gerçekten çok sevmişti. Rüzgâr'ın o kazadan önce neler yaşadığını herkes gibi o da bilmiyordu. Fakat okuldan ayrılma gereği duymuştu. Sanırım beni gördükçe Rüzgâr'ı hatırlıyordu.

Hiçbir dersi dinleyemiyordum. Sanırım eve gitmem lazımdı. Bir dersi daha sırada uyuyarak geçiremezdim. İzin kâğıdı almak için yukarı çıkarken yine adını hatırlayamadığım çocukla karşılaşmıştım. Daha doğrusu sürekli dalgın olduğum için çarpışmıştım. "Sanırım fazla dalgınız." demişti neşeden uzak ve bir o kadar da itici bir ses ile.

"Seni ilgilendirmez." demiştim sadece. O gün parkta sarılmam çok büyük bir hataydı. Ben ağlarken sarhoş gibi olup, ne yaptığını bilemeyen bir kızdım. O günkü davranışımı buna yorumlamak gerekliydi.

Ben yanından geçip yukarı çıkmaya devam ederken onun da arkamdan geldiğini gördüm. Bana yetiştiğinde "Haklısın." demişti. Daha sonra dalgadan uzak bir ses tonuyla devam etti.

"Bak sana karşı biraz garip davranıyor olabilirim." dedi sıkıntılı bir ses tonuyla. Bir şeyler gevelediği belliydi.

"Ama her şeyin bir sebebi var. Öğreneceksin." dediği şey tüm hücrelerimin ürpermesine neden olmuştu. Ne bilmiyordum ki ben? Benimle ilgili ne biliyordu bu çocuk? Neyi öğrenecektim peki?

Yayımlanan bölümlerin sonuna geldiniz.

⏰ Son güncelleme: Jun 29, 2015 ⏰

Yeni bölümlerden haberdar olmak için bu hikayeyi Kütüphanenize ekleyin!

LİMANHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin