Sabrınızın tükendiği anlar vardır. Kapıları çarpmak, telefonlara doğru çığlık atmak ya da kontrolden çıkıp birilerinin boğazına yapışmak istersiniz.
Şimdi hissettiklerimin yanında bu söylediklerimin esamesi okunmazdı.
"Böyle nankörlük edemezsin."
Nankörlük geride bıraktığım şeylerle doğru orantılı olmayan bir opsiyondu. Bu konuşma agrasif kasılmaların midenizden yukarı tırmanışı kadar rahatsız ediciydi. Kendimi tutmuyor olsaydım, söyleyebileceğim şeyleri gökyüzünün artık içinde tutamadığı ilk damlayı yeryüzüyle buluşturması, baharın gelişiyle patlayan tomurcuğun yapraklarını serpişi ve güneş nihayet ufukta dinlenip günü doğururken toprağı sıcaklığıyla besleyişinin verdiği güç zehirlenmesine benzetebilirdim.
Annemle verdiğim kararları tartışmayacaktım ve o bunun farkındaydı.
"İlk uçakla geri dön ve babandan özür dile."
Hala anlamıyordu. Anlamayacaktı ve ben anlatmak için uğraşmayacaktım. Zaten ikimizin de içinde bulunmak istemediği bir diyaloğu sürdürmenin anlamı yoktu.
"İstemiyorum." dedim tek düze bir sesle. "Son birkaç yıldır tek yaptığım şey babamı memnun etmeye çalışmaktı zaten. Beceremiyorum demek ki."
Ben göremesem bile başını yavaşça iki yana salladığını biliyordum. Kendi içinde onun yapamadığını ben yaptığım için özenti duymak ve onu değil de yalnızca babamı bir ebeveyn figirü olarak görmeme öfkelenmek arasında kalıyordu. Her iki durumda da bana karşı negatif duygular içerisine girecekti ve ne yazık ki, beni kendisi doğurduğu için, bu da istediği bir şey değildi.
Çıkmazdaydı. Bu yüzden kendi düşüncelerini değil, babamın ona söylediklerini dile getiriyordu.
"Üstesinden gelemeyeceğin bir şey değil." Sesi biraz öfke, biraz hayretle yoğuruluyordu. Muhtemelen o aptal porselen fincanlardan birine doldurduğu yeşil çayından bir yudum aldıktan sonra söylenmeye devam etti. "Senden tek istediği soyadına yakışır bir varis olman, Jimin. Holdingde çok yüksek bir merteben var ve baban emekli olduğunda tamamını sen yöneteceksin. Bu çocuksu hareketler sana yakışmıyor. Üstelik o döküntü evde kalmakta da ısrar ediyorsun."
Etrafıma bir göz attım.
Eskiydi, evet.
Ama burası benim hayatımın on dokuz yılını sayısız ve yalnızca kendime zarar verdiğim vukuatlerle geçirdiğim, gerçekten ait olduğum yerdi. Annemin suratına çarptığım ilk kapı bile hemen koridorun sonundaki yerini koruyordu.
Zaten o da gerçekten dökülüyor olduğunu olduğunu söylemeyi değil, ailemizin adına yakışmadığını ve varlığından iğrendiğini ima ediyordu.
Burası babamdan önceki hayatına ait bir yerdi. Onun için ışıltıdan, gösterişten uzak hiçbir şey şimdiki hayatına layık değildi. Çoktan satmadığı için pişmanlıkla kıvranıyordu ve yalnızca beni kendinden daha fazla uzaklaştırmamak adına doğru kelimeleri aramıştı.
"Para suyunu çekince kuyruğunu kıstırıp geri mi döneceksin? Babanın seni affetmeyeceği bir senaryoda ne yapmayı planlıyorsun? Yol yakınken vazg–"
Öfkenin sıcak, nemli baskısı midemden boğazıma kadar tırmandı ve orada bir yerlere oturdu. Telefonu suratına kapattım. Kapüşonlumun cebinden içeri kaydırmadan önce güç tuşuna uzunca basıp kesilmeyeceğini bildiğim çağrıları engelledim ve bakışlarım salonun ön verandaya açılan pencerelerinden dışarı yönelirken televizyonda canlı yayınlanan buz hokeyi maçına odaklandım.
Etrafımdaki her şey eskimiş olabilirdi ama vücudumdaki bu sıcaklık daha çok... tanıdıktı. Uzun bir seyahatten sonra nihayet eve dönmüş gibi hissediyordum çünkü bu ev, Melbourne benim yuvamdı. Ulusal Park'taki yapay gölet, sokağın sonundaki çörek dükkanı, çelik giriş kapısının çıkardığı ses bile bana iyi hissettiriyordu. Beni Seul'e bağlayan tek şey babam ve geçmişini reddeden annemse, pekala arkamda bırakabilirdim çünkü hiçbiri bana burada olduğumda hissettiğim şeyi vermiyordu.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
bird's prey : kookmin
Fanfiction- düzenleniyor. park jimin doğup büyüdüğü ülkeye geri döndüğünde bir macera arayışında değildi. fakat jeon jungkook'un onun hakkında farklı planları vardı.
