Hastanelerden oldum olası nefret eden bünyeme ve artık en yakın arkadaşım olarak tanımlayamayacağım Theo'ya rağmen, soluğu telefondaki memurun verdiği adreste aldığımda beni soğumaya yüz tutmuş bir koridor karşılamıştı.
Bilinci yerine geldikten sonra uzun süre konuşmamış olması midemi büküyordu çünkü korku içindeki ailesi odaya girip çıkan doktorlardan birkaç olumlu kelime duyabilmek adına çırpınıyordu.
Böylesine bir olayın yayılmaması elbette mümkün değildi. Sosyal medyanın her yerinde ve televizyondaki birkaç kanalda dört gündür kayıp olan yirmi altı yaşındaki T. J. C.'nin bilinci kapalı ve ağır yaralı bir şekilde bulunduğu anlatılıyordu. Sağ gözü görme yetisinin %60'ını tedavi edilemeyecek şekilde kaybetmişti. Kesici veya delici bir alet kullanılmamasına karşın göğüs bölgesindeki yarıklar onun uzun süre boyunca dövüldüğünü gösteriyordu. Zira kaburgalarında kırıklar vardı.
Genç adam bir serseri grubuna mı rastlamıştı? Yoksa bu bir intikam girişimi miydi? Benim dışımda herkesin bir teorisi var gibiydi.
"Ne boktan." diye mırıldandım kendi kendime. Hastane koridorundaki televizyonda verilen habere diktiğim gözlerimi çekmemiş, Theo'yla ortak arkadaşımız olan Yousef başını salladığında avuç içimle yüzümü sıvazlamıştım.
"Neden yapıldığı kimin umrunda?" diye söylenmişti o da.
Vücudumdaki öfkenin, gerginliğin bir tarifi yoktu. Ailesi onu görebilmek adına içeri alınırken sesli bir nefes verdim. Umarım bulunurdu. Bulunur ve aynı muameleye maruz kalırdı.
Yarım saat kadar sonra Yousef ve bana Theo'yu görebileceğimiz söylendi. Odaya girerken ifademi onu rahatsız etmeyecek, yaralamayacak veya ona acıdığımı düşündürmeyecek bir düzlükte ama onu önemsediğimi de belli edecek sıcaklıkta tutmaya çabaladım. Bizi kısık, boş bakışları karşıladı. Yousef hemen yanındaki koltuğa oturmuştu.
"Adi herif," dedi kısıkça. "Hâlâ iyi görünüyorsun."
Theo gevşekçe gülümsedi ama gülüşü canının yandığını belli edercesine sızlanmasıyla son buldu.
"Nasıl oldu bu?" diye sordum yatağın diğer yanındaki çekmeceye yaslanırken. Dört gündür kayıp olan birine göre fazla rahat görünüyordu. Neredeyse kaldığı yerde bilincini yitirine kadar dövüldüğünün farkında değil gibiydi.
Düşündüğünü belli eden uzun bir mırıldanma bıraktı. "Hatırlamıyorum." dedi belli belirsiz. "Mekandaydım. Hatunun biri beni bir yerlere sürükledi ve bam!" Kontrolsüzce bağırdı. Yousef'le birbirimize baktık. Kafası mı iyiydi? "Biri kafama bir şeyle vurdu. Sonrası karanlık."
"Dayak yerken ayık değil miydin?" diye sordu Yousef. Theo duraksayıp, düşündü. Bakışları aniden bana döndüğünde irkildim.
"Sen," dedi kaşlarını hafifçe çatarak. "Kime bulaştın?"
Bu defa kaşlarını çatan bendim.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordum anlamayarak. "Evet, evet." diye devam etti. "Senin yüzünden. Tüm bunlar senin yüzünden oldu. Anlamalıydım. Hatun bana senin beni dışarıda beklediğini söyledi ve sonra o uzun herif bana..." Duraksadı. Yapmaması gereken bir şeyi yapmış gibi çekingence yutkunmuş, bakışlarını Yousef'e çevirmişti.
"Git buradan Jimin." dedi sonra küfreder gibi. "Mümkünse Seul'e dön, Senin için en iyisi bu."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordum bu defa engel olamadığım bir öfkeyle. "Başına gelenlerin benimle ne ilgisi var?"
Cevap vermedi.
Yousef anlamsızca yüzüme bakarken sehpaya çarpıp devirdiğim papatyalarla dolu vazonun parçaları etrafa dağıldığında farkettim, adımlarımın beni geri çektiğini. Bir çifti kafa karışıklığıyla, diğeri öfkeyle bakan gözlere ikinci kez bakamadım. Odadan çıkarken ayağım kırık cam parçaları ve suyla kaplı zemin yüzünden kaymıştı ama kısa sürede toparlanmış, yürümeyi kesmemiştim. Sekteli adımlarım hastanenin dışına çıktığımda daha düzenli ve hızlıydı. Bir taksiye binerken avucumda sıkıştırdığım telefonumu açıp, babamı aradım. Kabanımın koluyla çeneme ulaşan birkaç ter damlasını sildiğim sırada, üçüncü çalışta yanıtlamıştı.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
bird's prey : kookmin
Hayran Kurgu- düzenleniyor. park jimin doğup büyüdüğü ülkeye geri döndüğünde bir macera arayışında değildi. fakat jeon jungkook'un onun hakkında farklı planları vardı.
