19

313 29 55
                                        

Ölümün nasıl bir şey olması gerektiğini bilmiyordum

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.

Ölümün nasıl bir şey olması gerektiğini bilmiyordum.

İnsan annesi ölünce yere çöküp ağlamalı mıydı? Dizleri çözülmeli, içi parçalanmalı mıydı? Benim içimde parçalanan bir şey yoktu; zaten her yanım darmadağındı. İçimi sadece ağır ve gri bir sessizlik kaplamıştı, sanki biri hayatımın arka plan sesini kısmış gibi her şey donuk ve uzak geliyordu. Annem ölmüştü; tanımadığım, adını bile bilmediğim, hayatımda tek bir gün bile var olmamış bir kadın. Hiç var olmamış biri için yas tutulur muydu?

Yine de ölüm bazı şeyleri değiştiriyordu. İnsan yıllarca inkâr ettiği ihtimallerle yüzleşiyordu; 'Bir gün karşılaşır mıyız?' sorusuyla, 'Belki bir anlığına da olsa aklına gelmişimdir,' düşüncesiyle. O kadın artık gerçekten yoktu ve ben onu hiç sevmemiş olsam da, içimde ona dair bütün soruların sustuğunu hissediyordum. Babamın sesi hâlâ kulağımdaydı; yıllarca taşıdığı o sessiz kırgınlık ve avucunda sakladığı o aptal umut. Ölüm sadece onu değil, babamın içindeki o son ihtimali de alıp götürmüştü. Ve ben, aptal bir pervasızlıkla, hayat hakkında her şeyi bildiğimi sanıyordum; güzel şeylerin korunması için mesafe ve kontrol gerektiğine inanıyordum, kendi arkadaşlarıma bile kendimi tamamen açamazdım. Jungkook ise bunun tam tersiydi: rahat, pervasız ve yüksek sesle yaşayan biri. Beni rahatsız eden de buydu; onda yapmak isteyip yapamadığım her şeyi görüyordum. Ben hesap yaparken o risk alıyor, ben kendimi korurken o kendini ortaya koyuyordu. Onu başından beri bu yüzden sevmedim, çünkü onda gördüğüm şey bizzat korktuğum şeydi.

Ölüm gibi korkunç bir gerçekle yüzleşmek ise, insanın bütün o sahte güvenlik alanlarını bir anda dağıtıyordu. Hayatı kontrol edebileceğimi sanmıştım; doğru insanları seçersem, doğru mesafeyi korursam, duygularımı ölçülü yaşarsam hiçbir şey beni sarsamaz sanmıştım... Duygular zordur... Ama ölüm ölçü tanımıyordu. Ciddiyetle korunamıyordu. Mantıkla yönetilemiyordu. Bir telefonla gelip insanın ortasına oturuyordu. Kaçtığım şey Jungkook değildi belki. Kaçtığım şey, kontrol edemeyeceğim bir bağın ihtimaliydi. Çünkü ölüm, insanın elinden alınabilecek her şeyi hatırlatıyordu. Ve ben, bir şeyi gerçekten istersem onu kaybetme ihtimalinin de gerçek olacağını biliyordum. Ölüm, bunu inkâr etmeme izin vermiyordu artık.

O kadın... şöhret uğruna beni arkada bıraktı, aşkını arkada bıraktı, her şeyi arkada bıraktı. Bir gün dönüp bakmadan gitti. Bense yıllardır onu yargılarken aslında kendimi temize çıkardığımı sanmışım. Jungkook'un arabasında, başım cama yaslı, uçurumun önünde akşam güneşi yavaş yavaş batarken bunu anladım. Işık yüzüme vuruyor, gözlerimi daha da yakıyor; dün geceden beri gözümü kırpmamıştım ve bu uzun uykusuzluk, zihnimdeki tüm filtreleri yakıp kül etmişti. Gölgem camda silikleşiyordu; tam o aralıkta, içimde sakladığım gerçeğin ayak seslerini işittim. Ben, biraz bile farklı değildim o kadından. 

Gözlerim yavaşça sola kaydı. Jungkook yanımda oturuyordu; başını geriye atıp koltuğa yaslamış, gözleri kapalı, kaşları hafifçe çatık. Çenesindeki kas gerilmişti, sanki bir şey söylememek için kendini tutuyordu. Bu hâlini daha önce de görmüştüm. Beni ilk öptüğü gecenin öğleni, falcının girişinde onunla gelmeyeceğimi söylediğim an. Üzülünce susuyordu. Onu programdan kovduğumda da susmuştu. Kapısına özür dilemek için gittiğimde de. Kelimeleri mi yutuyordu, yoksa içinden geçenleri bana göstermemeyi mi seçiyordu bilmiyorum. Kaşları hüzünle kıvrılıyor, gözleri bir an bana bakmıyor; sanki zihninden onlarca cümle geçiyor ama hiçbirini dışarı bırakmıyordu. Benden de kurtulamıyordu. Elleri öylece kucağında, parmakları gevşek ama bekler gibi. Sanırım yirmi dakikadır sessizdik. Motorun sıcaklığı yavaş yavaş sönmüş, arabanın içine açtığım camdan akşamın serinliği dolmuştu. O konuşmuyordu. Sormuyordu. Sadece bekliyordu.

carrots | rosékookBağımlısı olacağınız hikayeler. Şimdi keşfedin