on dört

1.1K 115 31
                                        

gürültüyle yataktan doğrulduğumda çoktan güneşin doğduğunu, kuşların cıvıl cıvıl öttüklerini fark ettim. bu soğukta bu enerjiyi nereden buluyorlardı cidden?

tıkırtılar devam ediyordu. hırkamı üzerime geçirip korkar adımlarla koridora yürüdüm. o sıra parfüm kokusunun bana kattığı farkındalığı gözardı etmeye çalışıyordum. aynı zamanda özlem denen duygunun etkileri vardı. mantık ve akıl uçup gitmişti. koltukta öylece bırakılmış montu, çantası, atkısı...

soonyoung mutfakta bir şeyler hazırlamaya çalışıyordu. beni görünce gülümsedi. "günaydın!" diye cıvıldadı. sonra "hoş, güneş daha yeni teşrif etti ama..." yutkundum. havanın yeni aydınlanmasından bahsediyordu herhalde.

tüm huysuzluğumu geriye itmeye çalışarak "günaydın," diye karşılık verdim ben de sanki her şey olağanmış gibi ama durumun olağandışılığı karşısında sesim çatladı; boğazımı temizleyip yere düşen beresini kaldırdım ve kanepeye koydum.

"junhui olsa çoktan beni mutfaktan kovmuştu," sırıtışına katıldım çünkü sahne gözlerimde canlanıyordu. "bir tane de kafana geçirirdi." diye takıldım ona. buna sevinerek gözlerini üzerime dikti ve büyükçe gülümsedi. peki, rahatsız hissetmeye başlıyordum. bu garip his de neydi...

"şimdiden söylüyorum, saçma sapan şeyler düşünmene vakit kalmaması için seni sürekli meşgul edeceğim." çatık kaşlarına karşı iç çektim. "soonyoung, sorumlulukların var." omuz silkti. "yeni sorumluluğum da sensin."

ilerleyen dakikalarda ona karşı sıkça yanıtsız kaldım. düştüğüm yanılsama yüzünden mi böyleydi yoksa gerçek hisleri doğrultusunda mı hareket ediyordu kestiremiyordum fakat bildiğim kesin bir şey vardı ki, soonyoung bir insanı en harika şekilde sevebilirdi.

kahvaltı ettikten ve o da olanca eşyasını boş bir odaya yerleştirdikten sonra çevreyi dolaşmaya çıktık. burası şehir merkezinden uzak ve doğayla tamamen iç içe bir yerdi. yağmak üzere olan karın habercisi olan bir soğuk hakimdi havaya fakat buna rağmen yaşayan canlı doluydu her yer.

durgunluğuma aldırmayan soonyoung habire konuşuyordu. bir ara durup elimi kavradı ve tüm dikkatimi kendi üzerine aldı. far görmüş tavşan gibi bakıyordum muhtemelen.

"bana çevreyi gezdirmen gerekiyor, suspus yanımda yürümen değil." suratı ve ellerimiz arasında gidip gelen bakışlarımı yere sabitledim.

"onca yılı kör geçirmişken bari şimdi yapma jihoon, hiç yüz vermiyorsun." bilmem kaçıncı kez yutkundum.

"kör falan değilim sadece..." bir türlü konduramıyordum işte. içine gireceğimiz durum beni korkutuyordu. onun ilerlemek istediği bambaşka bir yaşamı vardı.

"idol hayatını senden çok seviyor değilim," kafamı kaldırıp dehşetle suratına baktım. "ne?"

"sözleşmem birkaç aya bitmek üzere." sol gözüm seğiriyordu fakat o durmuyordu. "yenilemeyi düşünmüyorum." diye son noktayı da koydu.

"siktir soonyoung!" diyebildim sadece. "siktir."

you should be hereHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin