Ukrayna'dan ayrılıp altı yıl sonra tekrar Amsterdam'a döndüğünde heyecanlıydı. Dakikada belki üç defa kurak çöl yollarını anımsatan tatsız ve renksiz dudaklarını diliyle nemlendiriyor, bazen de bilinçsizce yutkunuyordu.
Siyah çantasının sapını sıktı kemikli beyaz parmaklarıyla. Burnunun üstündeki çizik ve sol şakağından yanağına doğru uzanan kesik daha iki gün önce feci bir kavgaya kurban gittiğini açıkça belli ediyordu. Bir de bu yetmezmiş gibi başı öyle bir ağrıyordu ki kafası patlayacak gibiydi.
En son on yedi yaşındayken konuşmuştu onunla. Kendisinden iki yaş küçük erkek arkadaşı. İlk ve son aşkı. Numarasını değiştirmiş, son mesajlaşmalarında da onunla bir daha konuşmak istemediğini söylemişti.
Altı yıl önce ailesi zoruyla Amsterdam'dan ayrılmak zorunda olan Boris hâlâ pişmandı. Keşke Theo'ya anlatsaydı. Anlatabilseydi.
Ama ne önemi vardı ki?
Theo onu çoktan terk etmişti işte. Boris onun haksız olduğunu söyleyemezdi. Çünkü sözünü tutmayıp onu tek başına bırakan kendisiydi.
Sen hatalısın Pavlikovsky. Sevilmeyi hak etmiyorsun. Onu yüzüstü bıraktın. Yalancı piçin tekisin!
Biliyordu ki bu vicdan azabı asla bitmeyecekti. Tıpkı hâlâ süregelen sonsuz sevgisi gibi...
Havaalanı çok dolu olmasa da baş ağrısından insanları çift çift gören Boris, seslerden dolayı ölecek gibiydi ve bir an ileride gördüğü görevliyi Theo sandı. Fısıltı gibi bir sesle konuştu.
"Potter?..."
Cidden harika! Kavgada beyin sarsıntısı geçirmiş olmalısın Pavlikovsky! Nereye baksan Romeo'nu görüyorsun!
Gözlerini sıkıca yumup başını iki yana salladı ve irislerini tekrar o görevliye çevirdi. Hayır, ya Boris kafayı üşütüp erken yaşta bunamıştı ya da Theodore Decker gerçekten de orada insanların bavullarını taşımalarına yardım ediyordu.
Boris kesik bir nefes alıp elini kalbine götürdü. Galiba birazdan kalp krizi geçirecekti. Gözleri sulanıyor, bacakları titriyor, nefesleri gittikçe düzensizleşiyordu. Onun burada ne işi vardı?
Hayır, eminim havaalanında ek çıkış kapısı vardır. O kapıdan geçemem. Onunla göz göze gelirsem ölürüm.
Ama çok iyi biliyordu ki uçaktan inen herkesin o güvenlik kapısından geçmesi zorunluydu. Kalbi öyle hızlı atıyorduki göğüs kafesinden fırlayacak gibiydi. Avuç içleri terden yapış yapış olmuştu.
Temkinli ve bir o kadar da yavaş adımlarla, oyalana oyalana çıkışa doğru ilerledi. Omzundaki çantayı kontrol için makinenin içine koyduğunda başını kaldırdı ve kapıdan geçti. Öbür taraftan çıkan çantayı Theo eline almıştı ve gelecek kişiye vermek için bekliyordu. Boris kapıdan geçipte ilk kez göz göze geldiklerinde Theo'nun yüzünde duran son zoraki tebessümü de anında yok oluverdi.
Nasıl da hemen tanımıştı Boris'i.
Yüzünü hiç unutmamıştı ki tanısın.
Nefesi kesildi o an. Denizin dibine elleri bağlanarak bırakılmış gibi hissetti. Sanki Antartika Kıtası'nda çırılçıplak unutulmuş ve vücudu tamamen donmuş gibi. Kaskatı olmuştu. Kıpırdayamıyordu. Gözleri Boris'in yüzündeki yaralarda gezindi. Kavga mı etmişti? Ona bunu kim yapmıştı?
Boris ise ağlamaklı bir ifadeyle sadece onun gözlerine bakıyordu. Eskiden "Benden çok kısasın!" diye dalga geçtiği çocuk, şimdi ondan neredeyse on sekiz santim daha uzundu. Saçları herzaman olduğu gibi düzgün taranmıştı. Çalışmanın verdiği yorgunlukla gözlerinde bir mahmurluk vardı ama hoş görünüyordu. Yakışıklıydı. Ve hâlâ gözlük takıyordu.
