2. Bölüm

3 1 0
                                    

Yerdeydim yüzümün altındaki yaprağı hissedebiliyordum. Bacaklarım ya da kollarım kırılmış mıydı acaba? Ah daha yeni hastaneden kurtulmuştum. Yavaş yavaş ayaklarımı hareket ettirdim, iyilerdi. Doğruldum ve üzerimdeki pisliği, yaprakları temizledim. Hava iyice kararmıştı. Ağaçların tam ortasında oturuyordum ve ay ışığı sayesinde etrafımı görebiliyordum. Ben en son ağacın içine yuvarlanmıştım ve ve... Bir dakika! O ağaç yok! Etrafta o ağaç yoktu ve nerde olduğumla ilgili hiçbir fikrim yoktu. Kahretsin! Nereye yuvarlandım ben!
Bir oraya bir buraya koşturuyordun çok da gidemiyordum çünkü karanlıktı ilerisini göremiyordum. Biri beni duyar umuduyla bağırdım;
"Hey!"
"Hey."
Ney! Bu ses de neydi çok yakınımdan geliyordu. Etrafıma bakındım kimse yoktu. Kalbim yine harekete geçti. Bu sefer usulca seslendim;
"Hey?"
"Hey."
"O ne be!"
Donup kalmıştım. Yerde, yuvarlandığımdan mütevellik başıma aldığım darbe sonucu gördüğüm gerçek olma ihtimali çok düşük olan- kaşı gözü ve gülümsemesi olan bir mantar(!) bana bakıyordu.

Tekrardan;"Hey!"  diyerek elini kaldırdı

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.

Tekrardan;
"Hey!"  diyerek elini kaldırdı. Tanrım, eli de var!
Ben topuklayıp tek görebildiğim, çarpmamaya çalıştığım ağaçların,  arasından ay ışığının yardımıyla koşuyordum. Kesinlikle bu bir rüyaydı! Durdum, gerçekten de rüyaysa? Geri döndüm ve kolumu çimdikledim, parmaklarımı saydım fazla yoktu. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Gözlerimi açtım ve o değişmeyen gülümsemesiyle yerde bana bakıyordu. Beni öldürebilir miydi? Geri geri adımlarla uzaklaşmaya başladım. O da ufak adımlarla yaklaşıyordu ve asla göz temasını bozmuyordu. Kesinlikle kurtulmalıydım şundan. Geriye doğru büyük bir adım attım daha doğrusu atamadım. Çünkü yine düşmüştüm! Bayır aşağı kayıyordum. Tanrım öleceğim! Köklere tutunmaya çalıştım ama tutamadım. Ellerim paramparça olmuştu. Ve düştüğüm yer aydınlıktı. Saçlarımı geriye attım üstüm başım berbattı. Arkamı döndüğümde ateşin yanında oturan bir çocuk vardı. Bana şaşkın gözlerle bakıyordu. O da korkmuştu. Birden;
"Kimsin sen!?" dedi.
"Asıl sen kimsin?"
"Gökten önüme düşen sensin be, asıl 'asıl sen kimsin'?" mantıklıydı.
"Ben, ben şey... benim kampa gitmem lazım o nerde?"
"Kamp mı? Tek bildiğim kamp şu anda benim yaptığım kamp. Başka kamp varsa özellikle de yemekli bir kamp beni de götür. He?"
Çocuğa dikkatli baktım benim yaşlarımdaydı. Kumral ve mavi gözlüydü yani ateşin ışığından seçebildiğim. Üzerindeki kıyafetler eskiydi ve çadırı filan yoktu. Sadece arkasındaki büyük devrilmiş ağaç kütüğü vardı.
"Sana bir soru sordum?"
"Ne?"
"Yemek diyorum var mı?"
"Ne yemeği ya ben burda ölüyordum, kayboldum ve bir de o şey küçük ne idüğü belirsiz cin midir peri midir beni öldürmeye çalıştı bana yardım edeceğine yemek soruyorsun!"
"Sana niye yardım edeyim ki?"
"İnsanlık namına? -ahh!" kolum çok acıyordu.
"Al bunu sar." dedi bir bez parçası uzatırken. Teşekkür edip sardım, hafif kanıyordu.
"Benim gitmem lazım." diyerek ayaklandım. İstifini bozmadan;
"Emin misin? Seni öldürmesin küçük canavar(!) mantar? En azından burda bekleyebilirsin."
"Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Şu anda beni arıyorlardır ve benim bir an önce onları bulmam gerek." diyerek yürümeye başladım ve ilerde bir çıtırtı duydum. Sanırım burda beklesem daha iyi olacaktı.

Geri döndüm ve oturdum. Kendimden bahsettim kaybolduğumu anlattım o da kendini tanıttı ismi Tan'mış. O güler yüzlü psikopat mantar da tehlikeli değilmiş, sevdiğinin peşinden gidermiş de bunu normalmiş gibi anlatması beni korkutmuştu. Pek üstüne gitmedim ve bana verdiği deriden yapılma battaniyenin altında ateşin sıcaklığıyla uyudum. Sabahleyin ilk işim kampı bulmak olacaktı...

••••••••••

"Hey kalk hadi! Şşş..." annem yine başlamıştı.
"Hey kalksana be!"
"Ahh!" bacağımı ittirmişti. Tam anne diye bağıracaktım ki aklıma annemden çok uzakta olduğum geldi.
"Öldün mü yoksa?"
"Ne ölmesi be!" irkilip bir adım geri çekildi.
"İyi o zaman bunları al ve beni takip et."
Kaşlarını kaldırarak; "Geyik avlayacağız."
"Ney ney ney? Sen delirdin mi geyik avlamak da nerden çıktı," sırtındaki okları körünce ciddi olduğunu anladım ve kıyafetleri de bir değişikti. Eski zaman filminde miydim?
"Hem avlayacağız da ne? Benim gitmem lazım."
"Yani gidersen git de küçük tatlı bir mantardan korkan birisinin büyük kara mambalardan, yırtıcılardan korkmayacağını sanmıyorum."
"Büyük ney? Offf!" Yaşamam için iş birliği yapmalıydım. Gösterdiği çanta vari şeyi aldım.
Gülümseyerek;
"Aferin." dedi ve ilerlemeye başladı.
"Merak etme kolun ağrırsa söylersin ben alırım. O kadar da acımasız değilim." O kodor do... bla bla. O kara şeyler olmasa ben dinlemezdim bile de işte.

Ormanın içine baya ilerledik. Bir değişikti ya da bana farklı geliyordu. Ağaçların bir kısmı yosunlarla kaplıydı ve üzerlerinde küçücük renkli çiçekler açmıştı. Ama arada kapanıp açılıyor gibiydiler, bir göz gibi ya da surat. Evet evet bir surat.

Onların tam ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki kolunu önüme alarak beni durdurdu

Oops! Bu görüntü içerik kurallarımıza uymuyor. Yayımlamaya devam etmek için görüntüyü kaldırmayı ya da başka bir görüntü yüklemeyi deneyin.

Onların tam ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki kolunu önüme alarak beni durdurdu.

"Şşşt, sessiz ol eğil!" dedi gözlerini bir yerden ayırmadan. Gözlerini takip ettiğimde hayatımda böylesi güzellikle hiç karşılaşmamıştım. Bu devasa boynuzları dal gibi olan, ki yosunları bile vardı, gözleri parlak atlın sarısı, ve dallarının üstündeki küçük bir kuşun arkadaşlık ettiği büyüleyici bir geyikti. Bu gerçek olamazdı. Kendime geldiğimde Tan'ın oku geyiğe doğrulttuğunu gördüm.
"Ne yapıyorsun sen!"
"Sessiz ol kaçırtacaksın."
Yayı tam gerdiğinde onu ittim. Okun fırlatmasını engelleyememiştim ama ortada geyik de kuş da yoktu. Kaçmışlardı, sevindim.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen! Ben bu av için kaç gün bekledim haberin var m? Açlıktan öleceğim şimdi!"
"O güzelim hayvanı öldürmeye utanmıyor musun?"
"Doğanın kanunu bu bir yerde zincir tamamlanmalı."
Çantasını alıp ayağa kalktı. Hayret bana bir şey bırakmamıştı. Peşinden ben de ayağa kalktım. Kızgın gözlerle, "Sen gelmiyorsun!" dedi ve okun gittiği yere ilerledi. Çok meraklıydım sanki ona. İyice kaybolmak istemiyordum sadece. "Galiba sana rağmen şanslı günündeyim. He, ne dersin?" Elinde ölü bir tavşan vardı. Ok geyiği ıskalamıştı ama tavşancağız kaçamayıp vurulmuştu...

KOVUK Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin